Çırê Musyon

25 Aralık 2014 Perşembe

Zuwan kî daykê kîyo

Rocek bin xetîd yew xort kirdûn Malla Ewdillayê Timoxi ra persenû
Vano: Malla "Kî vecî sêr koyan, semedê milletê xwi şer bikerî başû yan kye'di nimac bikerî başû?
 Malla Êwdila vano:
Xorto ti desmac xo bigerî, dima vinderî sêrî secadî nimac bikerî, a hêl yew merdim biyerû bi cemayû daykê to û tecavüz daykê to bikerû, ti sekênî?
Ti ew waxt nimac xo devom kênî, yan ti nimac ca verdên  ê merdim pîs'id piyordayiş kênî û dayê xwi xelasnênî?
Xort vanô:
Malla ti  bîy toş, ti vanî se?
Ez nimac ca verdena êwîlî dayê xwî xelasnêna.
Malla Êwdila, dima cevabî xort dano û vano:
Bonî  rî  mira xorto, zuvanî kî zê daykê kîyo
kî hettan daykê xo nê xelasn, nimacog kî  kenî, yew xeyr yî cinû

3 Aralık 2014 Çarşamba

Kim Soytari?


60 li yillarin ortalarinda yigit bir genc olan akrabam,
Istanbulda kabadayilar dünyasi icinde yer edinmek ister.
Akrabam bilegi güclü vede korkusuzdu.
Kisa zamanda kabadayilarin korkulu rüyasi olur, haraclarini keser.
Kabadayilar toplanip kendisini öldürme karari alirlar. Cikarlarini ancak böyle koruyabileceklerini düsündükleri icin, bir gece akrabamin yolunu keserler.
Sadece bicak tasidigi icin dört koldan silahla yaylim atesine tutularak öldürülür.
Asil meseleye gelelim!
O dönemlerde simdi hayatta olan baska bir akrabamda artist olmak icin Istanbula gider.
Nasil olsa amcasioglu kabadayi ya, namida almis yürümüs.Bana mutlaka yardimci olur düsüncesiyle giden ikinci akrabam, günler sonra amcasioglunun karsisina dikilir.
Amcaoglu yeni gelen akrabasina sorar!
Emmi oglu ne zaman geldin?
-Akraba,emmioglu bir haftadir gelmisim diye cevap verir.
Peki oglum hic kavga ettinmi?
-Yok emmioglu diye cevap verir.
Bizim kabadayi kizar, Oglum! kavga etmiyorsan ne isin var Istanbulda diye cikisir buna.
O kizginlikla hemen terminale adam yollar biletini aldigi gibi emmioglunu memlekete geri gönderir.
Yukaridaki gercek olan bu hikayeyi, PKK ve legal siyaseti olan HDP'liler icin yazdim.
Madem hüneriniz buydu, ne diye bu insanlarin kanina giriyorsunuz?
Önce sokaklara cikin tepkinizi verin diyor, ardindanda sokaga cikanlara soytari diyorsunuz.
Sokaga cikanlar armut mu toplayacaklar sandiniz?
Benim bildigim sokaga cikanlar dövüsür.
Bu gencleri kürtleri degil devleti dövmek icin sokaga cikmaliydi. Onlar ne yaptilar yine Kürtleri yani kardeslerini dövüp öldürdüler.
Vahsice öldürülen Yasin Börü ve beraberindeki masum insanlarada yazik degilmi? 
Madem sokaga döktügünüz insanlara sahip cikmayacaktiniz, onlari ne diye sokaklara döktünüz?
40 can'in vebali  boynunuzdadir, asla unutulmayacaktir!



Haberin dogru olup olmadigini bilmiyorum, bugün son dakika haberi olarak ODA TV, Diyarbakirda bayrak indiren gencin intihar ettigi haberini  okudum.
Kendi kazdiginiz cukurun icinde kaldiniz.
Sonra devlete yalvararak aman biz yaptik siz yapmayin,
baris süreci yalani devam etsin diye yapmadiginiz rezillik kalmadi.
Bu gencide devlet istedi elinizle devlete teslim ettiniz.

Su demek oluyor ki kitleye gazi verip sonrada soytari diye asagiliyor, eylemlere katilan gözü kara genclerimizi terörize edip sahipsiz birakiyorsunuz. , bu gencleri , sizden kendilerine teslim edilmesini istedigi andada  yerini  devlet görevlilerine bildiriyorsunuz.
Önce suca bulastirip sonrada ihbarcisida siz oluyorsunuz.

Söyleyin bakalim!
Kim soytari, sizmi yoksa geleceklerini kararttiginiz bu genclermi?
35 yillik savasin acilarini yasamis bu militan gencler, ölümüne egemen ulusun degerlerine yöneliyorlar.
Evet! bu gözü kara genc, egemen ulusun degeri olan bayragini indirmistir.
Onun eyleminin arkasinda durmaniz gerekmezmiydi?
Sokaga kimse armut toplamak icinde cikmiyor ya!
Simdi bu ölümün suclusu devlet mi, yoksa onu devlete teslim eden sizmi?

Lice'de yasanan heykel olayinda da ayni oyunu tezgahladiniz.
Halkimizi önce terörize edip, sonrasindada piskince geri adim atarak onlari soytari ilan etmek sizin haddiniz hic degildir!

22 Kasım 2014 Cumartesi

ÇIM TO TIM FEQIRU BIRNENU !

Na mersela miyabîn 1960 û 1965 di yew dewe Palî'd vîyerta.

Devê Pali, Mir Êhmedunid  cênî şînî vêr la'd xelle şüveni.
Hetî yeriya varun varenû.
Xelle dewîcun finenu xo ver û benû.

Yew cênek zaf qehreyena, sarê xo kena berz onêna êzmin ra vuna:
-Ti qet nêşarmiyeni, ina kerdinê  to qet weş nîya.

Vate cênek şinu goş cenûn bînan, cênî bîn vera a cênêk vindênî û vani:
Çerray Homay'ra na qâl vaciya wa?

Cênek vuna:
-Şima zunî ma feqîrî ,qey yo nezun ma feqîrî?
Cênî devîc  a  cênek ra hêrs benî.

Yew mude û derg kes cênek di xêber nêdun.
Vaziyet cênî dewîcûn, zor na cênek şinû.
Cênek qehriyena û yew mudê  ra pê  cênek mirêna.

Ê cağ  Şex Meydi efendi (Bray Şex Sêid efendi) pê hêsîyenû , qirar  xo dun vano  ez gera şerî qebrê na cênek ziyaret bikerî.

Yew ruec dun  ra şinû Mir Êhmedun.
Devîcun ra qebrê  a  cênek pers kenû.
Devîc vanî:
-Efendi qirbun na cênek sarê vedarit û Humay qal xirab Homayra  day.
Huma zî gûn na cênek girotû.
Na cênek dîn imonra veciyabi, Humay rêhmê xo yê nekerda, cayiz nêkenû  ti  qebrê na cênek ziyaret bikêr.

Şêx dewîcûnra vano:
-Na cênek yew cêneka zaf pîla, şima qedr û kiymet na cênek nezanî.
Ew semedra ez omeya deve şima.

Şêx:
-Na cênek neheqê kâbul nekerda, şima cuwyayîş xo dî tim nêheqe kâbul kerda.
Ew semedra qedr û qimêt na cênek mi het di zafû.

Şêx dewîcanra vano:
-Şima qayilî, na cênek şima af biku , şima gera şeri qebrê ya ser û yê ra hêlalê biwazi.
Devic  şaş bênî.
Efendi ziyaret qebrê cênek dima agêyreno Palî.

Irfan KAYA

14 Kasım 2014 Cuma

ÖCALAN'in kitabi üzerine yemin!

ENKS size birsey hatirlatiyormu?

Bilmeyenler icin ben söyleyeyim.

ENKS Kürtlerin Suriyedeki siyasi örgütüdür.
Bunlarin askeri kanadina bagli 200 kadar Pesmerge ,Kobaniye gecmek icin birkac gündür sinirda bekletiliyor.
Kobaniye girmelerine PYD izin vermiyor.

Ey Kürdo hayino!

ÖSO nun arap muhaliflerinden olusan askeri grup, Türkiyenin istegi üzerine PYD tarafindan kabul ediliyor, yine türk solundan gruplar bile kabul ediliyor,  tamami egitilmis Kürt pesmerge grubu olan ENKS ise kabul edilmiyor.

Yetmezmis gibi ENKS ye Kobaniye girmeleri icin PYD tarafindan sartlar öne sürülüyor. Bu sartlari kabul etmeleri halinde ancak  Kobaniye girmelerine müsaade edilecegi söyleniyor.

Neymis bu sartlar bir bakalim!



1-YPG armasını taşımak zorundalar.
2- Öcalan'ın kitabı üzerine yemin etmeliler.

Allahim sen sabir ver.
Böyle bir şey olabilirmi?

Eger ÖSO ,Kobani'de YPG arması altında savaşıyorsa kabul, ama degilse Kürde bu dayatma niye?
ENKS 'de bir örgüttür ve liderleride vardir, niye sizin armanizi tasisinlar?
ÖSO  Öcalan'ın kitabı üzerine yemin etmismi ki ENKS etsin?
Sonra Öcalanin üzerine yemin edilmesi gereken kutsal kitabimi vardida biz bilmiyoruz, bu kutsal saydiginiz kitabi hangisidir, ne zaman yazilmis söyleyinde bizde bilelim?

Bu tür sacmaliklar sadece teokratik örgüt ve partilerde var.
Belki Küba ve Kuzey Kore'de olabilir.

Neyse buda yeni modaymis!
bundan böyle Barzaninin,Talabaninin,Öcalanin, yok bilmem hangi Kürt lider varsa kitaplarida olsun, o kitaplarin üzerinden yemin edilsin.


Bütün Kürtlerin arzusu ilk kez bir araya gelecek Kürt güçlerinin beraber savaşmasıdır.
Pesmergenin Kobaniye gidisine sevindigimiz kadar ENKS ninde gidisine en az onun kadar seviniriz.
Gel gör ki,
Hesaplari baska.

Anlasilan o ki, PYD ayagi yere saglam bastiginda daha önce bir araya geldigi Kürtlerle vardigi anlasmalari bir cirpida yok sayiyor.
 Daha öncede Erbil protokolünü yok saymamislarmiydi?
Bütün bunlar bilinmesine ragmen hala PYD gibi dayatmaci yapilara payanda olmaya calisanlara sasiyorum.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Bir Türk dünyaya bedel ya!





Hatırlayınız!
 2003 te Süleymaniyedeki çuval olayı ile rencide edilen türk askerlerinin videoları bütün dünya tarafından ibretle izlendi. Türk devleti buna karşılık ne yapti?
Tabiki hiçbirşey!
Sadece dost ABD'den bunu beklemiyorduk diyorlardı. Çünkü karşılarındaki güç dünyanın en büyük gücüydü.

Türk devletinin yönetenleri çok palavracidirlar.
Maalesef! halkıda palavracilarina adeta tapıyor.
Onların söyledikleri halkta ayet gibi karsiliginida buluyor. Türkler onuru kırılan askerlerinin intikamını sahte filimler yaparak kapatmaya calissalarda, bu tür fiilyatlari kamuoyunda pek inandırıcı bulunmasada, çoğunluk öyle inanıyordu.
Hani bir türk dünyaya bedeldi ya!
Türke yapılana mutalaka karşılık verilmeliydi. Bir defasında kırsalda çekilmiş uyruğu pek bilinmemekle beraber bir yabancıyı ABD li subay olarak yakaladık haberi yalancı Hürriyet gazetesinde afişe etmişlerdi. Bu kişi, yaz sıcağından dolayı üsten çıplak ve başına geçirilmiş bir çuval ile resimlenerek intikamımızı aldık diye haber yapmışlardı. Sıradan bir magazin haberi gibi.

 Yine hatırlayın!
 Mavi Marmara gemisine İsrail askerlerince denizin ortasında operasyon düzenlendi. İsrail komandoları bu operasyon sonucunda dokuz gönüllü yardım çalışanını katletmişti. Türkiye o dönemler dış siyaset alanında çok yükselişteydi. İsrail ise adeta kamp David'in rövanşını alıyordu. Türk yöneticiler bu olayda, kınama ve boykot dışında herhangi bir yaptırım uygulayamadı.
ABD nin diplomatik atağı sonucu İsrail tazminat ödemeyi kabul etti. Ancak tazminatın ödenip ödenmediğini bilmiyorum. Bu olay, siyaseten Türkiyenin balonunun yavaş yavaş sönmeye yüz tuttuğu döneminde başlangıcı oldu. Ardından Mısırdaki darbe karşıtlığı duruş sergilensede kimsenin Türkiyeyi tinlamadigi gibi, siyaset arenasına büyük Osmanlı hayali ile giren Türkiyenin, bu hayali Suriyedeki savaşa indirekt müdahil olmasıyla son bulmuş görünüyor.

Son olarak DAİS flörtüne sıkı sıkıya sarılarak en azından Suriyedeki olası Kürt kazanımlarını engellemek ve Güney Kürdistan'i tekrar arap gericiligine mahkum ettirmekti.
 Batılı güçler yeniden ırak ve Suriye'ye müdahalede bulunarak bu planıda boşa çıkardılar.  Demek ki güçlü olana karşı pek ses edilmiyor, yaşananlar sineye çekiliyor. Söz konusu güçsüzler olunca, bütün Türkler aslan gibi kükremeye başlarlar. Kobani meselesinde de bu böyledir.

Bu toplumun ezici çoğunluğu görüldüğü gibi ,Kurdu katleden,yerinden yurdundan eden,topraklarını işgal eden vahşi İSİD'in safında yerini belirlemiştir. Katliamı, tecavüzü,insanlık dışı her olayı Kürde yaşatan İSİD, adeta türk toplumunca kudsanmaktadir. Peki ya şimdi? Bu defada rotayı tekrar içeriye çevirerek yaşanan yenilgilerin acısını tekrar kürtlerden sormaya karar vermiş görünüyorlar. Son dönemlerde yaşananlara bakılırsa, yeniden düzenlenen güvenlik paketleri alel acele meclise sevkedilerek yasalastirilmaya çalışıldı. Erdoğan'in anladıkları dilden cevap veririz sözleri açık tehdit ve hedef göstermedir. Akabinde de saldırılara hemen start verildi. Ankarada HDP il binasına yapılan saldırıda yaralanan ilk yönetici ölümden dönmüştür...

Zaten hep öyle olmuyormuydu? Özal,Çiller ve Demireller zamanında da böyleydi. Bu devlet geleneğidir. Dikkat ettiyseniz türk yöneticiler, Kürtler aleyhinde birkaç söz sarf etsinler, akabinde kendini kahraman sanan, devletin gücününe yaslanarak sokakta,mahallede veya işyerlerinde Kürtler karşı saldırıya geçerler. Oysa saldırıya uğrayanların büyük çoğunluğu sıradan siyasetle pek ilgilenmeyen kendi halinde yaşamını sürdüren Kürtlerdir. Düşünce olarakta Kürt siyasetinden rahatsızlık duyan cevrelerdirde diyebiliriz. Ama bu türkler için birşey ifade etmiyor. İster silahlı olsun, ister siyasi, ister sıradan olsun. Kürt ,Kürttür farketmez!
Şizofren , aklı uçmuş, kendini devletin merkezinde gören bir mantık. Bu saldırganların büyük çoğunluğu yoksul,mesleksiz,eğitim düzeyi gerçi bu pek fark etmiyor en eğitimlisi bile farklı düşünmüyor ya!

Ne zaman Kürt meselesi yükselişe geçse,bu tipler hemen harekete geçer. Bu türk toplumunun ne kadar çok milliyetcilestiginin göstergesidir.
Ama korkunun ecele faydası yok.
Ne yapsalarda etselerde nafile!
Kürt halkının haklı davasının önüne gecemeyecekler. Ellerindeki isbirlikcileride kullansalar, millet olarak Kürtlere yönelselerde kazanan yine Kürtler olacaktır.

15 Ekim 2014 Çarşamba

Kürtler tekrar Hewlerde toplandi!


Kobani kusatmasiyla Uluslararasi gücler ve Kürdistanlilar arasindada yogun bir görüsme ve toplanma trafigi yasanmaktadir.
Kürt tarafinda yasanan gelismeleri sebeb ve sonuclarini iyi irdelemeden, olasi gelismelerin uzun süreli ve kalici bir sonuca varmasida pek mümkün degildir.

Yasanan gelismelerin birazda zorunluluk geregi oldugunu düsünüyorum, özünde fikirsel olarak bir degisim yasanmamaktadir.

PYD Suriyedeki PKK nin degisik adidir.
Bunu yeryüzünde bilmiyende yoktur.

PKK'nin bu savasta,  ta basindan beri yanlis ata oynadigini hep söyleyip durduk. Bir tarafta statükoyu koruyanlar, diger taraftada statükolari dagitip yeniden olusturma mücadelesi veren gücler vardi.
Kimdir bu gücler?
Statükoyu savunan Türkiye,Suriye ,Iran ve Malikiydi. PKK bunlarin safindaydi.
Karsisinda ise statükoyu degistirmek isteyen basta ABD olmak üzere batililar ve Barzaniydi.
Bilindigi gibi Barzani bu savasin arefesinde 17 Kürt partisi ile Erbilde bir protokol anlasmasi imzaladi.
Eger bu protokole uyulsaydi, ABD ve batililar dört yil önce Suriyedeki savasa müdahil olurdu.

PKK veya PYD ne yapti?
Suriye'ye gecince hemen protokol karsitligini ilan ederek adeta diger Kürtlere karsida savas ilan ettiler.
Öldürme,tutuklamalar ve göcertmeler dahil bütün uygulamalari Kürtlere dayattilar.
Suriyede rejimin yaninda yer alarak bütün Suriye muhalefeti ile savastilar.
Ta ki!
Esat'in kolu kanadi kirilincaya kadar.
Sonrasi gelismeler ise malum, PYD nin iktidarini ilan ettigi topraklar ISID tarafindan kusatildi.


Bu duruma nasil gelindi?
Suriye,Iran ve Maliki gidince PYD ortada kaldi. Bir tek gidecekleri yer kalmisti o da Ankara'ydi. Bilindigi üzre öncesinde Demirtas Türkiye bize silah yardimi yapsin dedi.
Sonrasinda da Salih Müslim hemen Ankaraya kosarak yardim dilenmeye basladi.
Peki Ankara ne dedi?
-Basta kanton ve özerk yönetimden vacgececeksiniz.
-Esat adina savasmayacak, daha önce savastiginiz ÖSO ile birlikte hareket edecekseniz, size karismayiz dedi.
Aslinda Suriye'de PYD nin  diger Kürtlerle barisip , ayrica Türkiyeninde PYD ye silah vermesinden yanaydi.
Buda gerceklesmeyince, geriye calmak icin bir tek kapi kalmisti, o da Hewlerdeki Kürtlerin kapisiydi.
PYD bu zorunluluktan dolayi Hewlerdedir.
Herkes biliyor ki Salih Müslim'in iradesi yoktur.
Iddia ediyorum!
Salih Müslime, Kandil Hewlere git gitmistir.
Cünkü yeryüzünde hicbir devlet PYD yi ne destekliyor nede güveniyor.
Uluslararasi güclerin ta basindan beri düsündükleri plan ise, PYD yi Suriye koparip, Barzani ile ortak hareket etmesini saglamakti.
Uluslararasi gücler Barzani'nin yaptigi basarili diplomasi ile bugün Suriye'de müdahil oldular.
Eger batililarin düsünceleri dogrultusunda hareket edilmis  olsaydi,
bugün Güneybati ile Güney Kürdistan birlesmis ve özgürlüge bir adim daha yaklasmis olacakti. Cünkü uluslararasi güclerin planida bu dogrultuda isliyor olacakti, Kürtler özgürlüklerine, statükolar ise param parca olmaya mahkumdu.
Bunlarin hicbiri olmadigi gibi PKK satükolari yikmak isteyenlerin karsisinda saf tuttu.
Kürtlerin özgürlügünün önünede böylece set cekmis oldu.


Sonrasinda neler oldu?
PYD Güneyde kantonlar olusturarak, özyönetim dedikleri, icinde Kürtlerden ziyade arap,asuri ve baska halklardan insanlari kanton yönetimlerinin basina getirildi.
Ve Rojava devrimi diyerek bunu dünyaya ilan ediyordu.
Dünyada buna inanan sadece PYD ye yakin olan kesimlerdi.
Cünkü PYD tek partililik istiyordu.
Onlarda ayni fikirdeydi .
Tek partililik fasizimdir diktatörlüktür.
Yeryüzünde bunun sadece iki örnegi kalmistir.
-Küba ve Kuzey Kore
PYD Güneybatiyida Küba ve kuzey Kore gibi yönetmek istiyordu.
Buna müsaade edilmedi ve edilmeyecekte.
Peki buna destek verenler kimlerdi?
Ilginctir!
Ne kadar Kürt düsmani devlet veya örgüt varsa.
Basta Iran olmak üzere kantonlari destekliyoruz dedi, ardindan Türkiye ve Avrupadaki sol ve kominizm adina hareket eden kesimler anti emperyalizm adina desteklediler.
Her ay onlarca Kürdü daragacinda idam eden ceberrut bir devlet olan Iran, Kantonlara sahip cikiyordu.
Düsünün, statükolarin yaninda yer alan bir diger kesimde solcular ve koministlerdir.
Kürtler özgürlüklerine kavusmasin diye statükocularla, ta basindan beri hareket ediyorlar.
Suriyede diktatör Esat'i destekleyen, yine gecmiste saddam'a anti emperyalist diyenler ve ona kalkan olanlar yine bu kesimlerdi.
Sizce bunlar Kürtlerin dostumu?
Kim Kürtlerin özgürlügünü savunuyorsa o dosttur.
Solcular, koministler düsman safinda yer almis, emperyalist dedikleri ise simdi Kürtlerin yardimina kosanlardir.
Sizce dostlarimiz kimlerdir?
Özgürlügümüzü isteyenlermi, özgürlügümüzün karsisina dikilenlermi?



Gelelim bu en sondaki Hewler toplantisina !
Kürtlerin birlesmesini istemeyen namerttir.
Ama bu birlesme Kobani kusatmasi kaldirilana kadardir.
En büyük temenim! uluslararasi gücler en kisa sürede Kobanide sonuc alir ve Kürtlerde topraklarina en kisa zamanda  dönerler.
Ancak iddia ediyorum!
Yarin Kobani kusatmasi kirilsin, PYD nin ayagi yere bassin, hersey yine eskiye dönecektir.
Bunu neye dayanarak söylüyorum?
Yukarida da belirtmisim.
PKK tek parti fikrinden vazgecmedigi sürece ortak hareket etmeyecektir.










5 Eylül 2014 Cuma

Önce bir Köy Kurtaracaksin!


Bilindiği gibi Şengal üzerine çok şey yazılıp çizildi.
Bunun doğru tarafları olmakla beraber yanlış tarafları daha çoktur.
Bunu propaganda malzemesi yaparak kullananların pratiği ve sicili bu konuda dahada bozuktur.

Ne deniliyor?
Peşmerge Şengali bırakıp kaçtı.
Dogru!
Peşmerge Şengalde IŞID'e karşı güç getiremeyince aldığı emir gereği kaçtı.
Çünkü IŞID'in elinde çok modern ve güçlü silahlar vardı.
Düşünün bir Hamer aracına roket,biksi,ve elindeki bütün silahlarınla saldırıyorsun. Bu silahlar o Hamer aracına sanki bir sinek çarpmış gibi hiçbir zarar veremiyor.
Yine 3 kilometre uzaktan bilgisayar kumandalı silahla seni alnından vurabilecek teknik silahlara sahiptir.
ISID örgütünün, yine 45 kilometreden senin köylerini vurabilecek uzun menzilli toplara sahip bir örgüt ile savaşıyorsunuz.
IŞID'i yenmen için seninde IŞID kadar güçlü silahların olacak.

 Gelelim kaçtı diyenlere,
yani YPG ve babası PKK ye!!
Acaba !
dünyada PKK kadar kaçan bir başka hareket daha varmıdır?
Öyle olmadığını iddia edenlere soruyorum!!
Kacmamışlarsa , bütün yönetici kadroları kaçıp Güney kürdistanda saklanmıyormu?
Yine Öcalan kaçarken ta Kenya'da yakalanmadımı?
Yine gerilla vurkaç yaparak kaçmıyormu?
Türk ordusunun operasyonlarından hiç mi kaçmadılar?
Onlarınki ya taktik ve savas stratejisi yada hicret olurken,
Peşmerge kaçınca korkaklık veya ihanet oluyor.

Şimdide ne diyorlar?
Bizim savaş tecrübelerimiz ve deneyimlerimizden yararlanın.
30 yıl savastın bir köy kurtaramadın.
Bu nasıl savas deneyimi ve tecrübesidir?

Size bir hikaye ile bunu daha açık anlatayım.
Adamin biri 40 yil milletvekili olmak icin secimlere girmiş, hiçbir defasındada kazanamamış.
En son bir genç vekillige talip oluyor.
Gidip yaşlı vekil adayına diyor ki; 
ben olabilmem için senin bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak istiyorum.
Adam diyorki ben 40 yıl ugraş verdim seçilemedim, sen bu toy halinle mi seçileceksin?
Genç diyor ki tamam amca! 
sen olamadın ama ben belkide senin bilgi ve tecrübelerinin tersini yaparsam olurum diye cevap verir.
PKK nin savaş tecrübeside aynı bu yaşlı adamın vekil olamamasına benziyor.
Tecrübe ve bilgin olsaydı, Bağımsız Kürdistan diye yola çıktın, en sonunda Türk devletinin askeri olacağım noktasına kadar geldin.
Senin savaş tecrüben eğer bu ise, bize lazim degil demek gerekmez mi?

19 Ağustos 2014 Salı

KÜRTLER ve IRAK

Kabul etmek gerekir. Güney Kürdistanlılar 2003 ten bu yana içinde bulundukları rehavet, ISID saldırıları ile bozulmuştur.
"Su uyur düşman uyumaz"
Yine "Nuri Dersimi hatıratlarında ' birgün uykuda kalirsaniz düsman sizin ülkenizi bile elinizden alir"

Nitekim ISID, Kürtler uyudukları bir esnada birden başuçlarında belirmeye başladı.
Kürtler gecmiste yaşadikları korku ve paniği bir kez daha yaşadıkları bir esnada ,ABD elini hizlı tutarak duruma müdahale etmiştir.

Eğer ABD, Erbil'e 45 km yaklaşan ISID'i vurmasaydı, ISID elindeki uzun menzilli toplarla Erbil'i dövecek ve büyük yıkımlara neden olacakti. Ardından canilerini Erbil üzerine sürerek hızla yapılanan Erbil ve rehavet içinde olan halkına büyük trajediler yaşatacaktı.
Bunu başaramayan ISID , Şengal'deki Ezidilerden öfkesini misliyle çıkarmıştır.  20 yıldır savaşmayan o eski Peşmerge ruhunu arayanlar büyük bir hayal kırıklığı içindeydiler.

Buna sebeb olan Güney Kürdistan yönetimi ve çok başlılıktır.
Bir orduyu ordu yapan emir ve komuta zinciri dışına çıkmayan ayrıca sürekli hareket halinde olmasıdır. Siz sadece eline tüfek vererek  yeteri  kadar askeri eğitim vermemişseniz, yine tek çatı altında bir orduya dönüştürememişseniz, istediği kadar nicel büyüklüğü ve donanımı olsun, o ordu bir işe yaramaz.
Bir diğer handikapta, bu esnada yürütülen kirli propagandalardı. Savaşması gereken güçleri karalamak, aşağılamak ve küçük düşürmenin hiçbir kürde getirisi yoktur.
Bu gemi batarsa hepimiz batarız.
Günlerce Şengalde bulunan Peşmerge güçleri üzerinden korkunç bir dezinformasyon yürütüldü. Peşmerge korkak ve kaçan gerilla ise savaşan ve kovalayan olarak öne çıkarıldı.
Bu yanılsamalar, Kürtler arasında ancak düşmanın ekmeğine yağ sürecek türdendi.
Gerilla sürekli hareket halinde olan bir güçtür. Savaşma yeteneğide gelişkindir.
Ancak Peşmerge ile Gerilla kıyaslaması yanlış değerlendirmeler üzerinden yürütülmektedir.
Biri hareketli vur kaç taktiği ile savaşan ve yeri sürekli degişkenlik arz eden bir yapılanma, diğeri ise cephe savaşına göre yeniden yapılanan ve düzenli orduya dönüştürülmesi düşünülen yapılanmadır.
Hareket ve kabilyetleri bir defa farklı iki savaş gücüdür. İki yapınında IŞID'e karşı ortak hareket etmeleri sevindiricidir. Umarim son gelişmeler Kürt siyasetinide hızla degiştirip dönüştürür, ulusal çizgiye sahip olmayan yapılarında hızla evrilmelerini sağlar.


                                        .........

Yaşanan gelişmeler bütün dünyada yankı bulurken, ABD ve batılı yandaşlarının dikkatini ilk kez yoğun bir destekle birlikte Güney Kürdistana çekmiştir.

ABD belkide uzun zamandır müdahale etme gerekçesi olduğu halde Irak'taki duruma müdahale etmede gönülsüz bir tavır sergiliyordu.
Bu gelişmeler ABD yi harekete geçirerek yeniden Iraklıları bir arada tutmaya zorlayarak belkide çok zor veya boşuna deneniyor diyebilirsiniz, çıkarları gereği bir kez daha denemeye zorlamıştır. Bu zorlama bence bilinçli bir arada tutmanın zor olduğunu bilen batılılarla birlikte başlatılmış bir hamledir.
Ardından çok daha yeni ve Kürtleri haklı çıkaracak bir hamlenin ön ayaklarıda olabilir.
ABD'nin bu uzatmalarına Kürtler olumlu vede akıllı yaklaştıklarına inaniyorum.
Kürtler buna Fuat Masum'u Cumhurbaşkanı olarak atayarak olumlu yanıt verdiler.
Bu uzatmalar belkide Kürtlere özlenen bağımsizlığıda getirecektir.
Eğer tutmazsa kesin tutmayacağını ABD de biliyor, bundan sonraki hamlesi  Irak'ın geleceğı hakkında yeniden karar vermek zorunda olacaktır...
Bağımsızlık o zaman değer kazanacaktır.
Aceleci Kürtler, hemen referandum olsun ve halk zaten bağımsızlık diyecektir diyorlarsada, bunun uluslararası destekten yoksun olması hiçbirşey ifade etmeyecektir.
Ben, batılıların Kürtlere indirekt yaptıkları silah yardımının arkasında, gelecekteki bağımsizlığın yattığını düşünüyorum.
Tabiki taşların önce yerli yerine oturması gerekir.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

PKK nın kirli Propagandalarına kanmayın!

Ismail Beşikçi'nin "Devletlerarasi sömürge Kürdistan" adlı yapıtından, bir anekdotu kısaca aktarayım,
yorumunuda size bırakıyorum.

Birinci dünya savaşında Rus orduları Aras nehri kıyılarina gelir.
Kıyıların karşı taraflarında birbiri ile çatışma halinde olan iki Kürt aşireti ile karşılaşırlar.
Karşılaştikları ilk aşiret , karşı kıyıdaki aşireti yok etmeleri halinde Rus ordusuna her türlü yardımda bulunacaklarını kendilerine söylerler.
Rus ordusu teklifi kabul eder ve karşı kıyıdaki Kürt aşıretini uzun çatışmalardan sonra yok eder.
Rus ordusuna verilen sözler yerine getirilmesine ragmen, Rus ordusu kendisine yardim eden Kürt aşiretinide ortadan kaldırır.
Kardeşin öğle yemeği olmuşsa unutmaki sende akşam "

Iki gündür IŞID'in Şengal'i kuşatmasıyla basına yansıyan haberlerde, Peşmerge'nin Şengalde yeteri kadar gücünün olmaması nedeniyle geri çekilmesi üzerine yürütülen kirli propagandalarla, PKK adeta sevinçten mest olmus durumda.

Düşünün! kürdün yenilgisine bir başka kürt seviniyor.
Bu ne biçim  bir ruh halidir?
Şu unutulmamali!
Peşmergenin yenilgisi, bütün Kürtlerin yenilgisi demektir.
Peşmergeyi yenecek ve geriletecek düşman ilk firsatta kendilerinede döneceğini bildikleri halde bu kirli propagandaları yapmaktadırlar.
Kürdün düşmana yenilmesi sizi sevindiriyorsa artık size söylenecek sözde kalmamıştır.


Bu durumlarda ittifak yaparak ortak hareket edilir.
Bu Kürtlerin yüreğine su serper, aksi durum ancak üzer, kahreder.


Ilginçtir! dünkü kirli propagandaların yerini , bugün birlikte hareket ettikleri haberleri almış .
Karayılan Şengal'e kalıcı olarak geliyoruz diyor.
Niyet anlaşıldı!
Peki Peşmerge Rojava'ya gelmek istediğinde niye karşı çıkıyordunuz?
Dün Rojava, bugünde Şengalde birlikte hareket etmenin neresi kötü?
Dün  kıyameti koparıyordunuz.
Daha düne kadar diyordunuz, Barzani ile IŞID beraberdir.
Beraber idilerse ne diye şimdi savaşıyorlar?

Pragmatizmde'de bir adab vardır.
Siz bu adabıda yerle bir ettiniz.
Söylediklerinizin tümü birgün sonra yalan çıkıyor.
Boşuna dememişler yalancının mumu ancak yatsıya kadar yanar.

Peşmerge bakanının sözcüsü Helgort Hikmet'te açıklamasında sizi yalanlamaktadır.
Helgort Hikmet açıklamasında Şengal şehir merkezinin tamamen Peşmerge güçlerin eline geçtiğini ve kentin diğer kalan bölgelerini de IŞİD teröristlerinin elinden kurtarmak için Peşmergenin tüm hızla ilerlediğini söylüyor.


Bu kirli propagandalarla ne yapmak istiyorsunuz?
Unutmayin!
Kürdistanin bağımsızlığı icin ilerleyen süreci bu propagandalarınızla  dumura uğratmak istediğinizi herkes biliyor.

Tarih sizi asla afetmeyecek!

22 Temmuz 2014 Salı

Gülnaz Hanim'in torunu MIRZABEYOGLU

GÜLNAZ XANIM'in onurlu ve gururlu torunu MIRZABEYOGLU hapisten cikti.

25 harekati sonrasinda Muş’a getirilen kesik başlar...

Kürt ulusalcılarının başucu eserlerinden, Kürt şairi Seyda Cigerxwin’in yazdığı "Şêr şêre çi jine, çi mêre" isimli destana mevzu olan sahne; Musa Bey’in kızkardeşi Gülnaz Hanım’a psikolojik zulüm yapmak maksadıyla, kesik başlar jandarma karakolunda yere dizilir ve ’tanıyor musun?’ hikâyesiyle davet edilir... Gülnaz Hanım vakur bir edayla içeri girer, ellerinin tersi belinde, kesik başlara yaklaşır... Ayağıyla İzzet Bey’in kafasını iter: "Bu benim kardeşimin oğludur!"... Sonra ikinci kesik kafayı ayağıyla iter: "Bu da benim oğlumdur!"... Üçüncü kesik kafaya gelince, mahzun bir şekilde mırıldanır: "Buna yazık olmuş, hizmetkâr-askerdi!" Ve başta kumandanları olmak üzere orada bulunanlara çalımla döner: "Berxa nêr, ji bona kêr-Erkek kuzu kesilmek içindir!" der... Ve oradakilerin buz tutmuş sükûtu içinde, aynı vakur ve çalımlı eda ile çıkar gider!

Şeyh Said hareketinde yaşanan Gülnaz hanımın bu tavrı Kürd yazılı kaynaklarında sıkça bahs edilen bir olaydır. Baytar Nuri, Kurdistan Tarihinde Dersim adlı eserinde bu konuyu anlattığı gibi, Gülnaz Hanım’ın torunlarından olan Hoyti aşiret reisi Hacı Musa Beg'in torunu IBDA-C lideri Salih Mirzabeyoğlu da yaşam öyküsünü anlatırken, haklı olarak ve övünerek nenesi sayılan bu Kürd kadınından bahseder.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Öcalan Niçin Pervin i sözcüsü Yaptı?

  Öcalan ın 30 Kürt milletvekili arasında Bingöl lü Balüken ile Hakkari li Buldan ı vitrine alması ve kendi sözcüleri haline getirmesinin, başka bir Bingöl lü olan Selahttin Demirtaş ı legal partinin başına geçirmesinin bir nedeni vardır diye düşünüyoruz! Zira 1990 ların başında Selim Çürükkaya adında bir PKK yöneticisi ve Kurdistan Ulusal Meclisi Milletvekili, 'Apo nun Ayetleri' adında bir kitap yazdı ve Öcalan ın Kürt halkının ve onun kahraman evlatlarının başına neleri getirdiğini, 1993 yıllarından sonra Kürt halkına neleri yaşattacağını çok açık olarak yazmıştı. Necdet Buldan ise Hakkari Gevher doğumluydu, eskiden burada belediye başkanlığı yapmıştı, ardından Kürdistan Sürgün parlementosunda yer almış, tanınmış, karekterli bir Kürttür. 2000 Yıllarında 'PKK de kadın olmak' adında belgesel bir kitap yazdı. Abdullah Öcalan ın ne menem bir bir şey olduğunu orada tanıkların ağzıyla anlattı. Bu iki Kitap Öcalan için büyük tehlike oluşturuyordu.. Daha doğrusu kurduğu diktatörlüğün köküne kibrit suyu döküyordu. Hakkari ve Bingöl den korkuyor! Kürt halkının uyanmasından ürküyor. Bunun için Hakkari li lere diyorki; siz Necdet e kulak asmayın, gelinini dinleyin! Bingöllü lere de diyorki; siz Selime bakmayın, İdris ile Selahattin i dinleyin! Konuyu etraflı anlatan yorumu veriyoruz:

16 temmuz 2014

Öcalan Niçin Pervin i sözcüsü Yaptı?
İrfan Kaya /  Öcalan, Öldürttüğü gerillalarin kardeslerini komutan yada vekil yaptı?
Kimse öldürülen kardeşini konuşmasın diye!
Ayrıca öldürülen kişinin komutan olmuş kardeşlerine açıklamalar yaptırararak dikkatlerden uzaklastırır.

Selim Çürükkaya olayindan dolayı bunu biliyorum.
Selim 1993 te ayrıldıktan sonra kardeşi Süleymanı üst düzey komutan yaptı.
Kimse Selim i konuşmasın diye.
O dönemlerde hep Dr Süleyman revaçtaydi.
Hergün gazete ve yayın organlarında Süleyman ın açıklamaları geçiyordu.
Peki Selim ne yapmıştı?

Yazdigi Apo'nun ayetleri adlı kitabıyla, pandoranin kutusunu ilk o açmış ve kral çıplak demişti.

Yine Sahin Baliç'i öldürdükten sonra kardeşlerini gerilla komutanı yaparak teslim almıştır.
Şemdin olayındada öyleydi.
Sırrı'yı vekil yapan Şemdin di.
Semdin kaçırtılınca Sırrı öne çıkarıldı. Üç dönem vekil yaptırıldı.
Siz birgün olsun Sırrı'nın kardeşi Şemdin ile ilgili bir acıklamasını duydunuz mu?
Tabiki hayir!
Şemdin ihanetçi ilan edilirken Sırrıen büyük yurtsever olmuştu.
Pervin olayındada aynı yöntem izlenmektedir.
Bilindiği üzre, Pervin'in kaynı Necdet Buldan ,Yüksekova eski belediye baskanıydı.
Kardeşi, Savaş katledilince yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.
PKK ile yolları ayrilan Necdet, daha sonra "PKK de kadin olmak" adında bir kitap yazdi.
Necdet Kürt kamuoyu tarafından tanınırken Pervin sıradan bir ev hanımıydı.
Öcalan Necdetin kitabının büyük yankı yarattığını biliyordu.
Bu nedenle aileye el atip Pervin'i çekti ve onu vekil yaparak Necdet'in etkisini böylece kırmayı düşündü..
Öcalan bunu hep yapar!
Ve derki; siz Necdet Buladan ın söylediklerine bakmayın, Pervin hanımı dinleyin!
Bakın Şimdilerde Kimse artık Necdet'i konusuyor mu?

18 Haziran 2014 Çarşamba

PKK Güney için savaşırmı?


Geçen haftanın en önemli gelişmesi PKK tarafindan yapılan açıklamaydı.
PKK nin güneyi birlikte savunalım önerisi birçok Kürt tarafından olumlu bulunurken, bu öneriye temkinli yaklaşanlarla birlikte büyük bir çoğunluğun kaygı ile yaklaştığını, bunun PKK nin ve bölge sömürgeci güçlerinin  bir oyunu olduğunu söylüyorlar

Peşmerge ile birlikte omuz omuza verip Güneyi savunuruz diyen PKK yöneticileri, çok geçmeden yayın organlarında çıkan farklı açıklamalarla asıl niyetlerinin hiçte Güneyi savunmak olmadığını dışavurdular bile.

Aşağıdaki alıntı özgür gündem adlı ülkede çıkan PKK nin yayın organından alınmıştır.

"Irak’ta tüm Kürtlere düşen görev demokratik ulus ekseninde Şia-Sünni-Kürt-Türkmen-Êzidi tüm etnik ve inanç topluluklarının demokratik ulus temelinde demokratik Irak yaratma politikasını savunmak olmalıdır"

Bunun dışında her yaklaşım demokrasi ve özgürlük güçlerinin boğulması ile sonuçlanır. Bundan da en fazla Kürtler zarar görür.
Hüseyin Ali/Özgür gündem

Herkesin ibretle izlediği Iran,Türkiye,Suriye ve Irakta insanlık dışı uygulamalar, bize bu halkların hiçte demokratik bir kültüre sahip olmadıkları, aksine bunu düşünen kürt hareketininde uygulamalarının bu devletleri aratmadığı yönündedir.
Başka halkları ve devletleri demokratikleştireceğinize demokrasiyi önce kendiniz özümsemelisiniz.
Kendi içinde demokratik isleyişi olmayan bir hareketin başkasını demokratikleştirdiği nerede görülmüştür?

Kuzeyde türklerle ortak vatandan ve türklere demokrasi kurmaktan bahseden, ayrılmak isteyenlere haddini bildiren PKK, Güney'de hem de otonom bir yönetimin varlığına rağmen Musul'un kürt toprağı olmasından dem vuruyor?

Suriye'nin birliğinden yana Esad katiliyle işbirliği yapıp Rojava'yı nazi artığı BAAS'a adeta hibe eden, Suriye'nin "toprak bütünlüğüne" savaş derecesinde destek sunan PKK, Musul'da birden yurtsever kesiliyor?
Dünya alem biliyor ki ne Suriyede,ne Irakta nede kuzeyde statü talebiniz yoktur.
Türkiye ,Suriye ve Irak'ın toprak bütünlüğünü savunacaksın,utanmadan Güney Kürdistan için peşmerge ile birlikte savaşırız diyeceksin.
"Bu ne turşu bu ne perhiz"


AKP yöneticileri bile Kürtler kendı kaderlerini tayin hakkına sahiptirler dediği bir dönemde bile PKK hala incik boncuk diyor.
AKP Parti Genel Başkan Yardımcısı Çelik, Hewlêr merkezli Kürt haber sitesi Rudaw'a verdiği mülakatta Irak'ın pratikte üç bölgeye bölündüğünü belirterek, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olduğunu kaydetti.


http://www.lekolin.net/972-Emin-Zerban-Asiret--Reisliginden--Cete--Liderligine.html

Yukaridaki link size ait değil midir?
Bu Emin Zerban isimli zırzop'a ne demeli?
Hem Güneyi birlikte savunalım diyeceksin hemde ağza alınmayacak küfür ve iftiralarda bulunacaksınız.
Yemezler beyler!
Geçti Bor'un pazarı sür eşeği Niğde'ye

Ayrıca şiddetle karşı olduğunuz devlet olma fikrine karşın, nasıl oluyorda bağımsızlığı düşünen Güney Kürdistan yönetimi ile birlikte savunuruz diyebiliyorsunuz?
Güney  oluşumuna karşı geçmişte ve yakın zamanda başkanınız dahil üst düzey kadrolarınızın güneye yönelik açıklamaları ne olacak, bundan dolayı özür dilemeniz gerekmez mi?

Yukarıda da belirtildığı gibi sakın ha! bağımsızlık istemeyin yoksa sonuç kürtler için kötü olur diyebilecek kadar samimiyetsiz bir duruş sahibisiniz. Hala Suriye,Türkiye ve Irak halklarının demokratikçe bir arada yaşaması en dogru olandır diyebilecek kadar "Kürdistan ana"'ya saygısızsınız.

Kürdün düşmanı sömürgeci halklara gelince, geniş zamanda içlerindeki bütün kini nefreti kusarlar.
Dara düşünce hemen kardeşlik edebiyatının arkasına sığınırlar.
Maliki'de bir dönem Güney Kürdistana sığınmış orada yaşamıştır. Yine Haşimi'de Maliki'de kaçınca soluğu Kürdistanda aldılar.
Sonra ne oldu?
İlk fırsatta Kürtlere kinlerini kusmaya başladılar.
Güney Kürdistan'a hakları olan petrol gelirleri payını bile vermemeye başladılar.
140. madde adeta rafa kaldırılmış durumda.
Yetmezmiş gibi Güney kürdistan yönetimini müteakip defalar tehdit ettiler.
Güçleri olsa bu oluşumu bir saat bile yaşatmak istemezler.

Diyeceğim bu ki!
Durduğunuz yerde oturun daha fazla etrafı kirletmeyin. Güney kendini savunabilecek güce sahiptir.




30 Mayıs 2014 Cuma

KDP ye Karsi kanpanya nin nedeni ne?

 

1959 yılında eski adı Çabaxcor şimdiki adıyla Bingöl'de, orta halli bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk,orta ,lise ve yüksek tahsilimi Bingölde tamamladı. Egitimciidir, 16 yildir avrupada sürgün hayatı yaşamaktadir. 

 

 

1 . Kürdistan Aktuel:  Gecen yıl yani 2013 Yılının Nevrozunda Türk Milli istihbarat teşkilatının BDP milletvekili Sırrı Süreya Öndere ulaştırdıgı Öcalan in Nevroz mesajinda Mısaki Milli sınırlarının genisletilmesi ve islam bayragı altında toplanılması vurgusu vardı. Siz veya Kürt kamuoyu bundan ne anladı?
 Irfan Kaya /Kamuoyunun bunu çok bilince çıkardığını sanmıyorum. Siyasi çevreler daha çok bu konuyu  tartıştılar.Verilen mesaj açık ve netti. Mesajda  daha önce Öcalan tarafından  görüşme notlarında ve en son 65.dk.lik video görüntülerinde ,yine  Imralıda sorguda verdiği ifadelerde de belirttiği gibi Kerkük ve Musul'u misak-ı Milli içinde gören düşünceleridir.Irak Türkmenleriyle bizi buluşturun bu iki kadim şehri Misak-ı Milliye katarız diyordu sorgu gürüntülerinde.
Basına düşen video görüntülerinde de, bu bulusma gerceklesirse Talabani ve Barzani köpek gibi size baglanırlar diyordu. Öcalan Imralı'dan bu yana bütün Kürtleri Türkiyeye bağlamak yani katmak istiyor. Proje büyük Türkiye projesidir.  Misak-ı Milli, Güney Kürdistan'ın tamamını kapsamaktadır. Türk devletinin bu konudaki planları sır değildir. Ancak bölge konjuktürü ve dengeler hali hazırda Türkiye'ye bu imkanı vermediği gibi gerçekleşmeside çok zordur. Çünkü TC nin ortadoğu politikaları iflas etmiş görünüyor.  Zaten ABD nin bilgisi dahilinde olmayan hiç bir plan bölgede hayat bulamaz. Öcalan  güneyi Türkiyeye  bağlayacağı sözünü veriyor. Kendinden emin ve yeterki bu olanak tanınsın diyor.
1990 ların başında Özal'da bu projeyi uygulamayı düşünüyordu. Belkide Özal Öcalana aracılar vasıtasıyla bu fikri aşıladı.  Saddam'ın zulmünden dolayı bu fırsatı değerlendirmeyi düşündü  ancak ömrü buna kifayet etmedi. Unutulmamalı ki Güney istese bile ABD nin buna pek sıcak bakmadığını düşünüyorum. Kürtlerin ABD ye ragmen bağımsız bir irade sergileyebileceklerine inanmıyorum.
 2. Kurdistan Aktuel : Yine  bundan bir yıl Önce Imralıda kalan Abdullah Öcalan Türk Milli Istihbarat Teşkilatı aracılığıyla yollanan talımatlarla, Kürtlerin Ankara da, Diyarbakır da, Avrupa da ve Erbilde birer kongre yapmalarını ve birlik olmalarını önerdi. Ankara , Avrupa Diyarbakır da toplantılar yapıldı fakat Erbilde yaplamadı, neden?
Irfan Kaya Aslında birlikten kastı, Kongrede bütün partileri yanına çekip , bu parti ve grupları  Türkiye nin çıkarları doğrultusunda bağlamaktır. Kürtlerin tamamını bu entegreye dahil etmektir.  Bu plan yeni değildir. PKK  savaş kararı aldığı günden bu yana , Suriye ve Türkiyenin diğer parçalara karşı kullandıklarını bilmeyen yoktur. Türkiye, Öcalan daha Bekaa da iken gazeteci kılıklı ajanlarıyla(Perınçek ve Küçük)başta olmak üzere Öcalanı sağlam kazığa bağlamıştı. Yalçın Küçük ben Kürtleri Barzani karşıtı yaptım diye övünüyordu. Kürtlerin milliyetcilik yapmasını ben önledim diyor.
"Gerilla orduyla ilişkiye geçmelidir. Biz Kuzey Irakta Türkiye'ninGüvencesiyiz"
Öcalan'ın Kürt birliğinden kastı bu sinsi plandır. Aslında Kürt birliği gibi bir derdinin olmadığını siyasetten biraz anlayanlar biliyor. Her defasında kendi kirli plan ve projelerini gerçekleştirmek için önce birlikten bahseder, söylemleri  o zamanki amacına ulaşıncaya  kadardır . Buna payanda olan Kürt parti ve grupları her zaman olmuştur. Türkiye mevcut statükonun degişmesine karşı olduğu gibi diğer parçalardaki statülerinde korunmasını istiyor. Bu nedenle PKK bu duruşu ile sömürgecilerden gereken yer ve silah ihtiyacını karşılamada hiç zorluk çekmedi.
 3. Kurdistan Aktuel: Bu yıl ulusal Kanalda yayınlanan Öcalan a ait oldugu ses ve görüntüsünden anlaşılan 65 dakikalık 1999 Imralı ifadelerinde Öcalan genel kurmaz temsılcısıö Türk subayı alabay Hasan Atilla Ugura: „ Bana biraz imkan taniyin ben bütün Kürtleri bir mimar mahareti ile devlete baglamasam bana ne yaparsaniz yapin‘, demesi ile, MIT in şimdi Öcalan üzeri yaptigi bu birlik çalışmalarının bir ilişkisi var mı?
 Ikinci soruda zaten belirttmişim. Sorgu görüntülerinde Kürtleri bir mimar gibi bağlamanın adı buydu. Bu projeyi bu kongrelerle gerçekleştireceğini düşündü.
 4. Kürdistan Aktuel:  Bildiğimiz gibi  kongrenin  Hewler de yapılmasını KDP uygun görmedi, sizce neden KDP engel oldu?
 Öcalan sürekli Suriye , Iran ve Türkiye ile kirli bir ittifak içinde olmuştur. Maliki'yide eklersek, Güneyde böyle bir kongrenin yapılması Barzaniyi iyice köşeye sıkıştırmak içindir. Gerçi Türkiye ile Barzani de müttefiktir. Barzani bunun bilincinde olduğunu düşünüyorum.Belkide Barzani böyle davranmakla Öcalan'ın , bölge sömürgeci devletlerinin ortak planlarını engellemek ve Maliki'ye olan desteği kesmek için düşündüğünü sanıyorum. Zaten Barzani, Öcalan' ın Türkiye politıkasına desteğini defalarca açıkladı, sorunu kendi aranızda çözün diye.  Bu politikalardan pek rahatsız olduğu söylenemez.
Sadece kontrolün fazla kaçmasından rahatsız olabilir.
5 . Kürdistan Aktuel:  Öcalan ve Türk devletinin Kürtleri Öcalanın etrafında birleştirme projesi KDP tarafından red edildigini düşünüyor musunuz?
 Barzanide ,Öcalanda Türkiye ile ilişkiliBarzaninin Türkiye ile stratejik ortaklığıda mevcuttur. Bana zarar gelmesin Öcalanla ne yaparsaniz yapın diyor. Öcalan,  kendi konumunun zayıf olduğunu bunu Barzani nin bildiğinide düşünüyor. Öcalan bundan dolayı saldırgandır. Buna rağmen MİT halen Öcalan'ı  Güneye karşı kullana dursun. Barzani bunun bir Öcalan MIT  projesi olduğunu bence biliyor. Öcalan'ın güneyden uzak durması için bu projeyi her defasında desteklediğini söylemektedir. Güneyin 'de facto' durumunun degişeceğini pek sanmıyorum. Güneyli güclerin tavrı ise tamamen KDP nın gücünün kırılmasına yönelik olduğu kesin.
6 . Kurdistan Aktuel: KDP nin tavrından dolayı kendisine karşı geniş bir kampanyanın basladıgını düşünüyormusunuz? Yani bir yıldır KDP ye kaşı Kürt kitllerine aşılanan düşmanlıgın nedini, KDP yi ‚kongreye‘  razı etmek midir?
 Evet!
Barzani bu kirli planın farkında ancak  karşı koymuyor. Kongrenin Erbilde yapilmasını karşı hamle ile engelledi. Türkiye müttefiği olan Barzaniden vazgeçeceğini düşünmüyorum. Sadece Barzaninin elinin güçlü olmasını ıstemez. Kirli propagandalara ses etmemesinide yararına gördüğü içındir.... Barzaninin eli ne kadar zayıflarsa , Türkiye nin gücüde o oranda artacaktır.Öcalan ve MİT projesininin gerçekleşmesini devlet tabiki ister. Bence bu planın bozulması için Barzani nin karşı hamleleri devam edecektir.
 7. Kürdistan Aktuel: Qandil, Goran ve YNk arasında bir yakınlık ortaya çıkmış durumdadır… Bu yakınlıgın Şam ve Tahran arasındaki yakınlıkla bır ilşkisi var mı?
 Iran ve Suriye ortadoğuda zaten mütefiktirler. Iran'ın YNK ve Goran üzerindeki etkisini bilmeyen yoktur. Bu belkide bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Çünkü sınır komşusudurlar. Geçmişte bu sınırı sıkça kullandıklarını herkes biliyor.
Bir diğer meselede YNK ve Goran'in PYD ile birlite Şii paktta , Barzani ve Türkiye ise sünni paktta yer almasıdır.
Yukarıdada belirttim, Kürtler statüsüz kalsın diye Türkiye Öcalana sesini çıkarmıyor ve kendi politikalarını zaten uyguluyor. PYD nin Suriye politikasını bu amaçla destekliyor.
YNK ve Goran  Barzaniye olan olan husumetleri KDP nin ikisine nazaran güçlü olmasındandır.
Son yıllarda Goran karşısında güç kaybeden YNK nin dayanak için bir baston'a ihtiyacı vardır.
Goran hareketininde daha güçlü olmak için  bir bastona ihtiyacı olduğu kesindir.Suriyedeki savaşta PYD ile birlikte hareket etmeleri tamamen Barzani ve KDP ye yönelik bir Iran-Suriye projesi oldugu kesindir. Ayrıca statüsüz Kürtler Türkiyeninde işine geliyor.
Üç sömürgeci güçte Kürtlerin  statütüsüz kalmasını istiyor.
 8. Kurdistan Aktuel: Hiro Xan ınö Babasi adına konulan barış Ödülünü, Öcalan a vermesi, Goran hareketinden bir milletvekilinin Öcalan ı Nobel komitesine aday olarak önermesinin anlamı nedir sizce?
 Yukarıda Güneyli partilerin birbirlerine karşı olan tavırlarını kısaca belirttim.
PKK ile yakınlaşmaları Barzani kaynaklıdır.Biri ödül veriyor ,digeri Nobele aday gösteriyor.
Nobele aday gösterilmesi bu yakınlasmanın bir jestidir.
Öcalan hangi barışı yapmışki bu dünyaca önemli ödülü için aday gösteriliyor? Mahkemedeki tutanaklarında biz  devletten daha cok PKK li öldürdük diyen biri , bu ödüle layık olabilirmi? Bunu Goran da YNK de biliyor. Öcalan onlarında canınıda az yakmadı. Öcalan'ı barış adamı ilan ederek Kürtlere sevdirmeye çalışma çabaları , Barzaniye karşı  politik zayıflıklarından kaynaklanmaktadır...
 9 . Kurdistan Aktuel: Suriye Türkiye ve İran, sınırları meşru olarak gören Kürtleri bir araya getirip KDP ye karşı kullanmak mı  istiyorlar?
 Aynen!  Kürdistani duruşu olan tek lider şu an itibariyle Barzanidir.Sömürgeciler kendileri için en büyük tehlikenin, ekonomik ve siyasal  güç olan Barzani ve KDP si olduğunuda çok iyi biliyorlar.
Bu nedenle  Barzani ve KDP sini yalnızlaştırmak istiyorlar.
10. Kürdistan Aktuel: Siz Öcalan ın MİT‘ e ragmen, Qandil in Öcalan‘ a ragmen PYD ve Ertugrul Kürkcünün partisinin Qandil‘ e ragmen hareket edebilecegine inanıyormusunuz?
TC Öcalaninin iradesini kendine ipotek etmis,Öcalan ise Kuzeyli büyük bir kesimin iradesini kendisine ipotek etmiştir. TC Öcalan vasıtasıyla Kürtleri zapt u rapt altına alarak kontrol etmeyi  başarmış durumdadır.Hepsinin başı Öcalan, Öcalan'nında başıda MIT'tir, Qandil ve Kürkçü gibiler ise ancak figürandırlar konuşmaya değmezler bile.
11. Kurdistan Aktuel:  Eger  KDP ye karşı sahnelenen bu oyunun altında KDP nin bölgedeki mğtefiki Türk devletinin istihbarat teskilatı varsa,  KDP kendisine karşı sahnelenen bu oyunu nasıl bozabilir?
 Barzani ve KDP sinin Türkiye yi uyarmalarına gerek var mı?  Zaten mütefik ve stratejik ortaklar.Türkiye için Barzani bugün itibariyle tehlike değildir. Yinede Öcalan için ayarı fazla kaçırmaması için uyarı yerinde olur Elinizdeki aracı biz müttefiginize karşı kullanamazsınız demelidir.Durum eskisi gibi değildir. Barzani nin elinin eskiye nazaran çok güçlü olduğunu düşünüyorum.Olası bütün olumsuz gelişmelerden dolayı sizde suçlusunuz diyebilmelidir. Kürtlerin bildik o pısırık tavırlarından biraz uzaklaşmaları gerekir.
12. Kürdistan Aktuel:  KDP kendisine karşı savaştırılmak istenen Kürtlerle savaşmalı mı, yoksa oyunu bütün açıklıgıyla ile Öcalan‘ ın kendi ses ve görüntü kayıtları ile Kürtlere aşıkklamalı ve Türk devletine bana saldırttıgınız adammınıyaza sahip şıkın mı demelidir?
 Barzani kardeş kanı akıtılması döneminin bittiğini daha önce açıklamıştı. Böyle bir savaşa kesinlikle girmeyeceğini düşünüyorum. Zaten böyle bir savaş bütün parçalardaki Kürtleri birbirinden çok uzaklaştıracağını düşünüyorum. Barzanide bunun farkındadır.... Barzani Öcalanın Türkiyeden taleplerini desteklemesinin nedeni,çözümün bir an önce olmasıdır. PKK lilerin başka yere transferininin ancak böyle gerçekleşeceğini,  PKK den ancak böyle kurtulacağını düşünüyor. Barzani  bütün bu kirli oyunları  bildiğine inanıyorum.  Elinde bu kadar güçlü propaganda için kozlar varken bile bunu yapmıyorMutlaka onunda kendine göre bir hesabı vardır.

Kürdistan Aktuel  Uyun bir süre boyunca Kürt kitleleri kongerler yapalım diye oyalandırıldı, öyle anlaşılıyor ki bu yılda Kongreye gelmeyenleri lanetlemekle kitleleri ugraştıracaklar ne dersiniz?
 PKK için bunlar bilinmeyen şeyler değildir. PKK için bir suçlu bulmak zor değildir. Önce kurbanını seçer. Bu propagandaların amacıda budur.
 Kurban ise Barzanidir !



24 Mayıs 2014 Cumartesi

KDP ve Barzani ne yapmalidir?

KDP ye ve Mesut Barzani ye karşı bir şer itifaki gelişiyor. Bunun ardında Türk istihbarat teşkilatı vardır. AKP Hükümeti hem Güneydeki federasyonla itifak hallindedir, hem de Öcalan aracilığıyla KDP ye karşı şer cephesi oluşturur ki; KDP ve Mesut Barzani kendilerine tam olarak teslim olsun ve Kürtler için ulusal taleplerden vaz geçsin. Öcalan ın bütün Kürtleri bir mimar mahareti ile Türkiye ye bağlama projesinin önündeki tek engel, sayın Mesut Barzani dir. Bize göre Barzani nin ve KDP nin yapacağı tek bir şey vardır: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan`a "kendi adamınıza sahip çıkın, bizim hükümetimize halkımıza karşı gelişebilecek en küçük bir saldırının muhatabı sizsiniz, " demelidir. Artık herkes biliyor, Imralı nın oluru olmadan Kandil veya PYD, KDP ye karşı bir aktivitede bulunamaz ve Mit müsteşarı Hakan Fidan ın oluru teşviki olmadan Öcalan KDP ye karşı bir şey yapamaz. KDP nin KCK ,PYD ve diğer ıvır zıvıra karşı bir şey yapması gerekmez, Tek yol, nazik bir uslup ile "adamınıza sahip çıkın " demelidirler. Bu pozisyonun aynısı geçmişte Almanya da yaşandı. 1993 yılından sonra Almanya ve Avrupa ülkelerinde Öcalan ın talimatları ile şiddet olayları sahnelendi. 

En son Alman dış işleri bakanı Klaus Kinkel Suriye ye bir nota verdi. İçeriği kısaca şöyleydi: 
"Bizim ülkemizdeki şiddet olaylarının kaynağı Suriyedir, bundan sonra olabilecek olaylardan sizin devletiniz sorumludur. " Bu notadan sonra; olaylar bıçakla kesilir gibi bitti. Bakalım KDP nin bu gücü ve aklı var mı?



Öcalan Suriye'de iken, Rıfat Esatla bacanak olan kuzeyli kürt Mervan Zirki tarafından kontrol edilmekteydi.

Suriye muhabaratının has adamı Zirki , Öcalan'a daha Suriye'de iken PYD yı kurdurmuş bir dönem Zirki'nin kendisi yapıyı yönetsede sonrasında Salih Müslim gibi bir itaatkarı bulmada gecikmediler.

Öcalan ve şurekasının bugün kuzeyde oynadığı rolün aynısını Suriye'de PYD vasıtasıyla ile oynamaktadır.

Suriye'de kendi denetimlerinde olan bölgelerde Esad'a karşı olan bütün muhalefeti, başta farklı Kürt gruplar olmak üzere hepsine şiddet uygulayarak,tutuklayarak yada göçerterek müsaade etmemektedir. Muhalifler kürt kantonu olarak bilinen yerlerde gösteri yapamazken ,Esad'a bağlı güçler PYD ile birlikte gösteriler yapabilmektedirler.
Özgürleştirdik dedikleri bu alanlarda işgalci ile el ele kol kola hareket edeceksin ben buraları özgürleştirdim diyeceksin. Deyim yerinde ise buna kargalar bile güler.

Birinci bölümde Irakta çok arzu edilen Türkmenlerle buluşma ABD isgali ile gerçekleşmeden bitmişti.

Ayni sahneler bu kez farklı figüranlarla tekerrür etmektedir.
Kabul eder veya etmezsiniz, bugün Kürdistanda tek ulusalcı güç Barzani ve KDP si olarak hali hazırda görülmektedir.
Kürt düşmanları bildik planlarını bu kez farklı Kürt grup ve partileri üzerinden denemek istemektedirler.

Son birkaç yılda parçalanmayla birlikte önemli ölçüde gücünü yitiren YNK bitmemek için bir bastona ihtiyacı vardır. Yine güçlenmek için Goran hareketininde bir bastona ihtiyacı olduğu kesindir. Bu baston görevini PKK yapmaktadır. PKK nin bu güçlerle geliştirdiği kirli ittifak tamamen Barzani ve KDP sine karşı bir ittifaktir. Suriye'dede ayni ittifak birlikte hareket etmektedir. Düşünün Güneyde hükümet ortağı olan bu güçler kendi iktidarlarını bile KDP ve Barzaniye karşı tehlikeye atarak, sömürgecilerle işbirliği yapmaktan çekinmemektedirler.

De Facto statüye sahip bir parçayı iç ihanetle yıkmaya çalışanlarda, yine Kürt parti ve gruplarıdır.
Esad'ın kontrolü ve bilgisi dahilindeki uyduruk ve geleceği belirsiz kantonlar, onlara göre kazanılmış ve BM lerce DE FACTO olarak kabul gören Kürdistan Federal bölgesinden daha önemlidir?
Kürtler kendi eliyle kendi devletlerini yıkmak için sömürgecilerle alenice işbirliği yapmaktadırlar.
Bunun lamı cimi yoktur.

Bu durumdan memnun olanlar kimdir?
Türkiye,Iran ,Esad ve Malikidir.
Tamamen bu güclerin çıkarına olan bu kirli ittifak, Barzani ve KDP sini geriletmek, gerkirse ortadan kaldırmaya yöneliktir.
Son dönemlerde geliştirilen propagandalar boşuna olmazsa gerek!
Qadi Muhammed ve Molla Mustafa'ya kadar varan isbirlikcilik yaftasinin PKK tarafindan dillendirilmeside boşuna değildir.
Arkasındaki güçler ise bu sömürgeci güçlerin ta kendisidir.
Amed sokaklarında kabul edilemez o çirkin dövizlerile verilen mesajlar bu işbirliğinin açık tezahürüdür.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Bunun adıda demokratik çocuk kaçırma





PKK sık sık demokratik moderniteden bahseder.
Türkiyeyi ve ortadoğuyu bu modernite ile değiştirmek iddiasındadır.
O zaman kendi iç işleyişinden başlaması gerekmez mi?
15 yaşlarında olan çocukları zorla dağa kaldırmakta neyin nesi?
Bu çocukları alıkoymanın demokratik bir yani olduğunu söyleyebilirmiyiz?
PKK bu ailelerin sesine kulak vermeli ve ailelerin demokratik taleplerine cevap vermesi gerekir.
Bunu yapıyormu?
Hayır!
Başkasının çocuğuna böyle el koyacaklarına hepsinin çocukları var.
Önce onlar çocuklarını dağa yollasınlar.
Başkasının çocuğunu  dağa yolluyorlar, kendi çocuklarıda yanlarında koruma altinda, bir elleri balda bir elleride yağda, demezlermi! sen niye çocuğunu dağa göndermiyorsunda benim çocuğumu  gönderiyorsun?
El insanf!
Bu yakışık alırmı?
Kaçırdığın uzman çavuşlara demokratik oluyorsunda 15 yaşındaki Kürt çocuklarına neden olmuyorsun?



Barzaniye yönelik karalama propagandalarıda tüm hızıyla devam ediyor.

Suriye kurdistanında PYD hiç bir KDP liye nefes bile aldırmıyor .
PYD' nin Suriye ,kurdistanında KDP' ye yaklaşımı tek kelime ile zalimcedir.
KDP' liler tutuklanmış, işkence gormuş, oldurulmuş buroları kapatılmış veya yakılmış. Biraz daha adil yaklaşmak gerekir bütün bu yaşananlara.

Rojavada hiçbir partinin girişine bile izin verilmediği gibi diğer partilere mensup Kürtler tutuklanıyor,işkence ediliyor,bazılarıda öldürülüyor.
Barzani'de kendi bölgesinde PKK kurumlarına yönelik baskınlar yaptığı haberi basına yansıdı.
Bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz.
Şayet doğruysa bile PKK nin bunu haber yapıp eleştirmesi ikiyüzlülüktür. Çünkü kendileri hiçbir parti veya kuruma rojavada müsaade etmiyorlar. Etmedikleri gibi tüm kurum ve çalışanlarıyla Güneyde faliyet yürütmektedirler. Hem Güney yönetimini hedefine koyacaksınız hemde kurumlarımıza ve çalışanlarimıza karşı baskınlar yapılıyor diye feryat edeceksiniz.
Herkesi aptal mı zanediyorsunuz, Barzani niye sizin çalismalarınıza izin versin?

Siz Barzani'nin yerinde olsanız kendi adamlarınıza müsaade etmeyen,tutuklayan hatta öldüren bir partiye, kendi iktidar olduğunuz alanda müsaade edermisiniz?

Rojavada PYD dışında bende varım diyen hicbir parti veya yapının faaliyetleri şu anda  yoktur. Tutuklama ve sınır dışı olayları hergün yaşanmaktadır. Diğeride misilleme yaparak aynı mukavemette karşilık veriyor.  Allah Kürt halkını bu çapsız parti ve liderlerden kurtarsın.  Kürt halkının özgürlüğü önündeki en büyük engel kürt parti ve liderleridir. Ben bunu diyorum. Hepsinin sicili bu temelde kirlidir.

Kürtlerin özgürlüğünü istemeyen yine Kürt parti ve lidercikleridir.
Düşmana ne hacet,  kendi kendinin düsmani olan, iradesi düsmanın elinde , gelecekle ilgili politikalarınıda programlayan yine düşmanları olan bir halkiz.

Irfan Kaya





20 Mayıs 2014 Salı

Mamostê Hêcî Gilor





Hêci Gilor dewe Pîran Salorid cuwiyênî.
1980 di ez Salorid mendînî, ew waxt Hêcî Gilor nizdê 70 serrê bi.

Hêci 1950 di dewe xwid egitmen bi.  Ew waxt kam niştiş û wendiş bizanên se, hûkmat dewûnd herindê mamostêyan egitmên tayin kerdînî.

Hêcî Gilor zî müracaat kerdib û bibi mamostê dewê xo.

Hêcî Gilor tim cîl yî newe û pak bî. Hol miqatê xwi bînî.
Şal girotîn pira. Rêng şalûn û caket yi zê cibî.

Tirkî weş zanênî la belê tirkîyê êy binêk monênî zuvan dewican.
Qom xwî miyanid tirkî qisê nêkerdîn.

Dewîcon waxt egitmênê ey di qisekerdişî yî ray rê ardînî zuvan ser.
Hêci yew roc gedonra perseno,
Çociklêr heşekler ne yapar?
Gede kam yo vûn bar kirişenî,kam vano êzingan kirişenî,kam vano kar û gurê kêyî pîyor pê hêran ma vênênî.
La belê hêcî cevab gedon pîyorin qêbûl nêkeno.
Hêcî cevab ho di vano:
-Çocikler bilmediniz, heşek tek zirtîg atar.))))

Hêcî vano çocikler sobîna sorum vardir.
"T" hêrfî neye benzer?
Gede honc xo gorê cevab danî.
Ge vanî odinê benzer,ge vani agacê benzer.
Hêcî honcî qabûl nêken.
Hecî vano ulan heşekler "T" hêrfi destecuna benzer.

Homa rehmê xwi pê bikû, zanayê dewe xo bi.


Gedê: Qij,doman,minal
Destecûn: dar'ê cirna pê hêb koyişa.
Hesek: Her,ker,monker
Ezing: koli

15 Mayıs 2014 Perşembe

Bir itirafname olarak Bardakci'nin sandigi

1915’te sürgün ve imha edilen Ermenilerin taşınır ve taşınmaz mallarına “hukuk”un bütün araçları kullanılarak önce İttihat ve Terakki (İT) iktidarının yayımladığı, daha sonra da Cumhuriyet dönemindeki hükümetlerin miras aldığı Emval-i Metruke Kanunları ile nasıl el konulduğunu ve dağıtıldığını Taner Akçam ile birlikte kaleme aldığımız “Kanunların Ruhu: Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek” başlıklı çalışmada tafsilatıyla ortaya koymuştuk. Emvali Metruke Kanunları çerçevesinde çıkartılan bütün kanunlarda söz konusu mal ve mülklerin Ermenilere ait olduğu ve bunların en azından değerlerinin kendilerine teslim edileceği belirtilmesine rağmen türlü yollarla buna engel olundu ve Ermenilerin maddi temelleri de ortadan kaldırılmak suretiyle fiziksel imhaları tamamlandı. Bu kanunlar “sayesinde” Ermeniler âdeta varlık durumunda yokluk durumuna düşürüldüler.
Lozan’da verilen söz
Ermenilere ait olduğu bilinen bu mallar “emval-i metruk” addedilip Balkanlar’dan ve Kafkaslar’dan gelen muhacirler başta olmak üzere; yerel eşraf ve mütegallibeye, İT döneminde birçok devlet kuruluşuna, orduya ve Cumhuriyet rejimi dönemlerinde de yine devletin ve hükümetin hizmetinde bulunan resmi çeşitli kuruluşlara ve kişilere Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından dağıtıldı. Lozan’da Ermenilerin mallarını iade edeceği sözünü veren yeni cumhuriyet vatandaşlık ve pasaport kanunları gibi araçları kullanarak Türkiye sınırları dışında kalan Osmanlı vatandaşı Ermenileri Türkiye’ye sokmayarak onların mallarına Emval-i Metruke Kanunları ile el koyduktan sonra, bu malları açık artırmayla sattı ve buradan gelen gelirleri 1928’de bütçeye irat olarak kaydetti. Yine aynı tarihte hem İT, hem de kendi döneminde dağıttığı taşınmaz Ermeni mallarını kullananlara tapular dağıttı.
Sözkonusu devasa mal ve mülkten ve bunun gaspından pek tabii Ermenilerin tehciri ve imhası sürecinde doğrudan ve aktif görev alan bir kısmı İT Umum-i Merkezi üyesi de olan birçok İttihatçı memur ve görevli de faydalandı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İT’nin memleketi terk etmemiş olan çok sayıda mensubu, tehcir sırasında işlediği suçlardan dolayı İstanbul’da kurulan divan-ı harplerde yargılandılar. İT’nin savaştan hemen sonra Türkiye’yi terk ederek Avrupa’ya kaçan önemli isimleri Talat, Said Halim ve Cemal Paşa, Dr. Bahaeddin Şakir ile Cemal Azmi Beyler, Ermeniler tarafından girişilen ve ismi “Nemesis” olan bir operasyon ile 1920 Haziranı ile 1922 Temmuzu arasında öldürüldüler.
İstanbul’daki yargılamalar sonucu ise Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıfı Vekili Kemal Bey ve Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey ile Erzincanlı otelci ve Erzincan Jandarma Dairesi Yazıcısı Hafız Abdullah Avni idam edildiler. Ancak işin ilginç tarafı, söz konusu bu kişiler daha sonra TBMM tarafından Haziran 1926’da çıkartılan özel bir kanunla “milli kahraman” ilan edilip ailelerine Ermenilerden kalan “emval-i metruke”den muhtelif mallar verildi ve maaş bağlandı.
220 adet belge
Biliyorum uzun bir girizgâh oldu. Gelelim bu uzun girişin muradı olan kitaba. Murat Bardakçı, “Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi”nden altı yıl sonra yine nedense sadece kendisinin ulaşabilme ehliyeti olduğu İttihatçı liderlerin özel arşivlerine girerek yayımladığı ve içinde son derece önemli belgelerin, yazışmaların olduğu “İttihatçı’nın Sandığı” kitabını yayımladı. İş Bankası Yayınları’ndan çıkan kitabında Bardakçı, aynı zamanda yukarıda belirttiğimiz Meclis kararıyla “milli şehit” ilan edilen İttihatçı görevli ve memurlara tahsis edilen Ermeni mallarıyla ilgili Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri’nde bulunan 19 adet belgeyi de yayımladı. Arşiv evrakının ardından bir kısmı Bardakçı’nın özel arşivinde bulunan, bazılarını da İttihatçı ailelerden temin ettiği 198 belge olmak üzere toplamda 220 adet belgeden müteşekkil bir kitaptan bahsediyoruz.
Kitabın ikinci bölümünde yer alan yazışmaların ileriki dönemde son derece önemli çalışmalara kapı aralayacağı kanaatindeyim. İkinci bölümde yer alan İttihatçı Maliye Nazırı Cavid Bey’in evrakı—burada bilhassa Halide Edip ile Cavid Bey arasında geçen mektuplaşmaların olduğu bölümler özellikle Edip’in Ayn Tura Yetimhanesi’ndeki faaliyetlerini merak edenler için bir hayli ilginç bilgiler içeriyor (s. 125-44)—bunun yanı sıra Kürt Şerif Paşa’nın mektupları, Bahriye Nazırı Cemal Paşa ve İzmir Valisi Rahmi Bey’in evrakı, İT’nin genel sekreterlerinden Midhat Şükrü’nün Malta mektupları ve yine İttihat ve Terakki mensuplarına ait çarpıcı bir resim albümü kitapta yer alan önemli belgelerden.
Yazarın cevabı
Şimdi gelelim kitabın esbabı-ı mucizesine: Kitabının girişinde Murat Bardakçı kendisine devamlı olarak yöneltilen “Tarihçilik sadece belge yayıncılığından ibaret değildir, yayımlanan belgenin yorumlanmasını da gerektirir” gibi son derece haklı ve yerinde olan eleştiriye cevabı oldukça manidar. Bardakçı’ya göre bu eleştiriyi yapan kişiler kendisinin 1915 tehciri olarak tanımladığı olayın mimarlarının evrakına ulaşmamaları bir tarafa, bu evrakın mevcudiyetinden bile haberdar bulunmadığından ve bunlara onun ulaşmasından dolayı kendisine yönelik bir hasislik olduğu kanaatinde.
Evet, doğrudur 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün kaderini belirleyen kararları alan ve 20. yüzyılın modern anlamda ilk büyük soykırımının ve yerinden etmenin mimarı olan kişi ve kişilerin evrakına ulaşmak, en azından meseleyi bu şekilde bir imha olarak mülahaza edenler için Sayın Bardakçı da takdir ederler ki pek kolay olmasa gerek. Hem kendi televizyon programı hem de katıldığı diğer platformlarda defaatle İttihatçı olduğunu ve İttihatçılığa olan hayranlığını ifade etmekten imtina etmeyen birisinin birtakım yakın ilişkilerini de kullanarak bu türden hayati derecede önemli özel arşiv ve yazışmalara ulaşabilmesi kanımca anlaşılır bir durum. Burada tarihçi açısından önemli olan söz konusu birincil el bu belgelerin dönemin tarihsel bağlamı çerçevesinde nasıl bir değerlendirmeye tâbi tutulduğudur. Yoksa gidelim bütün sahafçıları gezelim ve o döneme ait ne var ne yoksa bulup biz de “şunun sandığı”, “bunun dolabı” diye yayımlayalım. İşin özü ve bam teli bu belgelerin ve yazışmaların hangi tarihsel koşullar altında ve ne gibi olaylar cereyan ediyorken tutulduğudur. Ne yazık ki Bardakçı’nın bunun gibi tarihçiliğin olmazsa olmazı olan unsurlarla pek hemhal olma gibi bir niyeti ve çabası yok.
Halide Edip’in mektubu
Bir örnek vermek gerekirse, kitabın Maliye Nazırı Cavid Bey ile Halide Edip arasında geçen yazışmaların yer aldığı bölümde Beyrut’tan gönderdiği bir mektubunda Halide Edip, Cavid Bey’e şunları yazmakta: “… Bilhassa Ermeniler, Cemal Paşa’nın aziz başına Allah’la beraber yemin eden sırf burada yaşamak hakkını bulan bir sürü bedbaht Ermeni var… Çöllerde ot yiyerek karınları şiştikten sonra kimi anasını, kimi babasını, birçokları da çocuklarını kaybettikten sonra buraya düşmüşler… Çocuklarıyla, kadınlarıyla ayrıca meşgul oluyorum. Küçüklerine bir sınıf açtık, okutuyoruz… Bahçede bir facia daha var! Oğlunu yanında öldürülürlerken birdenbire dilini kaybeden bir bedbaht, öteki oğlunu ve ailesini nereye attıklarını bilemiyor. Ayakları çıplak, gözleri elem içinde, mütemadiyen işaretle felaketini haykırıyor. Bazen geceleri çocuğu ölen bir kadın gibi, başı elleri içinde döğünüyor, döğünüyor …” (s. 128-29).
Halide Edip’in Cavid Bey’e yazdığı bu mektupta bahsettiği, tehcir ve soykırım sırasında yetim kalan Ermeni çocukları ve dul kalan Ermeni kadınlarıdır. Esasında Halide Edip, Beyrut’taki Ayn Tura Yetimhanesi’ndeki faaliyetlerinden bahsettiği bu mektubunda bize Ermeni Soykırımı’ndan bir kesit sunar. Bu türden hayati derecede önem taşıyan yazışmalar ancak böyle bir tarihsel okumayla ele alındığında anlam kazanmaktadır. Murat Bardakçı’nın kitabında göremediğimiz ve daha da göremeyeceğiz nokta budur.
Gelelim kitabın ilk bölümünde Meclis kararıyla “milli şehit” ilan edip Ermenilerden kalan mal ve mülklerin dağıtıldığı İttihatçılarla ilgili olarak çıkartılan kararlara. Öncelikle şunu söyleyeyim: İlk bölümde, yazarın Osmanlıcasından tercüme edip yayımladığı 19 belgeye isteyen herkes Ankara’daki Cumhuriyet arşivlerine giderek yarım saat içinde rahatlıkla ulaşabilir. Bu belgeler Ermenilerin özellikle gayrimenkul mallarının, onları imha eden faillerine nasıl pervasızca dağıtıldığının ve Ermeni mallarına devlet eliyle ve onun hukuki mekanizmalarıyla nasıl el konulduğunun âdeta bir itirafnamesidir. Bu belgelerin işaret ettiği ve Bardakçı’nın da esasında Mustafa Kemal özelinde altını çizdiği bir diğer çarpıcı nokta, Ermenilere ait mal ve mülk transferinin ve gaspının İT’den Cumhuriyet rejimine nasıl intikal ettiğinin ve bu minvalde aynı zihniyetin devamlılığı ve sürekliliğidir. Zira, Cumhuriyet rejimi kurulduğu andan itibaren İT’nin inşa ettiği Emval-i Metruke Kanunlarını aynen benimsemiş, bu sürekliliği sağlamak ve malların Ermenilerin ellerine geçmemesini önlemek adına adeta bir ipek böceğinin kozasını örmesi inceliğinde çıkardığı yasalarla bu süreci iyiden iyiye konsolide etmiştir.
Devlette süreklilik
Dolayısıyla Bardakçı aslında haklı olarak son derece önemli bir noktaya vurgu yapmaktadır. Mustafa Kemal’in tehcire karşı olmadığını, tehcir kararını veren ve uygulayan İttihatçılardan nefret etmediğini, bu işe karışmış kişileri devlette görevlendirdiğini, tehcire uğrayan Ermenileri mağdur olarak görmediğini ve tehcirin sorumluları hakkında ağır ifadeler kullanmadığını bu belgelere dayanarak kanıtladığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda Bardakçı’ya hakkını vermek gerekir, zira Ermeni tehciri ve soykırımı sırasında tehcir ile ilgili birimlerde görevli olan çok sayıda bürokrat, M. Kemal’in cumhurbaşkanlığı yıllarında devlette kilit görevler üstlenmiştir. Bu anlamda devlette süreklilik esası benimsenmiştir.
Murat Bardakçı tarafından bir yıkılışın ve hüznün hikâyesi olarak tasvir edilen “İttihatçı’nın Sandığı”, aslında söz konusu sandıktan “pörtleyen” bir itirafname niteliğindedir. Bu kitapta yer alan belgeler, Ermenilerin başlarına gelen yıkım ve talanın ikrarıdır. Madem yazarı sadece belgeleri yayımlamakla yetindi, o vakit böyle yorumlamak da bize kalsın.
*Bu yazı 15-04-2014 tarihinde AGOS gazetesinin internet sitesinde yayımlanmıştır.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Millet kim,vatan neresi,Misak-i Milli hudutlari nasil cizildi




 FIKRET BASKAYA




Bir fotoğrafa kimin nasıl baktığı, bir tarihsel-toplumsal olayı kimin hikaye ettiği, “nereye değil nereden bakıldığı” büyük öneme sahiptir.
Seksen altı yıldır Türk milliyetçilerinin ve egemen sınıf sözcülerinin dillerine pelesenk ettikleri şu Misak-ı Milli ne menem bir şeydi?
Misak-ı Milli denilenin gerçek dünyada bir karşılığı var mıydı?
Tevatür edilenle gerçek durum arasında nasıl bir uyumsuzluk söz konusuydu?
İkinci adı ‘Ahd-ı Milli [ milli yemin] olan söz konusu beyanname için gerçekten yemin edilmiş miydi? Eğer yemin edilmişse yeminin sahipleri yeminlerine sadık kalmışlar mıydı?
Resmi tarihin nerdeyse kutsal metin mertebesine çıkardığı Misak-ı Milli Beyannamesi somut bir gerçekliğe mi tekabül ediyordu yoksa bir retorik miydi?
Bu yazıda Misak-Milliyle ilgili gerçeği anlatmayı, başka türlü söylemek gerekirse, ‘gerçeğin üstünü örten perdeyi’ kaldırmayı deneyeceğim.

TÜRKİYE’NİN YAKIN TARİHİ YALAN ÇÖPLÜĞÜDÜR
Türkiye’nin yakın tarihi esas itibariyle Mustafa Kemal’in Nutuk‘ta anlattıklarının bir tekrarı veya ona uydurma çabasının ürünüdür, tam bir yalan çöplüğüdür, dolayısıyla daha baştan bir yöntem zaafıyla malûldür. Bir toplumun tarihinin bir kesitini bir tek şahsiyetin, üstelik o süreçte etkili olmuş bir şahsiyetin anlattıklarına dayandırmak, bilimsellik kriteri bakımından kabul edilebilir değildir.
Elbette komprador egemen ittifakın, tarihi tahrif etmeye, olup bitenleri kendi çıkarları doğrultusunda hikaye etmeye, yalan üretmeye ve yalanı büyütmeye ihtiyacı vardı. Egemen olmak için gizlemek, gizlemek için de yalan, tahrifat, çarptırma, yok sayma, adıyla çağırmama, velhasıl hurafeler gereklidir. İşte bu amaçla ‘resmi tarihçiler taifesi’ canla başla çalıştı ve çalışmaya devam ediyorlar.
Elbette misyonları olayları tahrif etmek, çarpıtmak, hurafe ve yalan üretmek, yalanı büyütmek olanların, rejim tarafından ödüllendirilmeleri de anlaşılır birşeydir. Üstelik söz konusu taifenin gerçeği gizlemedeki başarısı, bilimselliğin de gerçekleşmesi sayılıyor. Bu yüzden bilim ve bilimci kavramlarına ihtiyatla yaklaşmak her zaman gereklidir.

GERÇEĞİ GİZLEYEN AKADEMİSYEN ÖDÜLLENDİRİLİYOR
Akademide yükselmenin yolu rejime dair yalanları üretmedeki ‘ sebat ve başarıya’ bağlı. Rejimin adamları olan bu taifenin sloganı az çok şöyledir: gizliyorum o halde rejim tarafından ödüllendirilmeye de hakkım vardır… Oysa yalanı üretmek için büyük çaba gerekmiyor. Asıl zor olan yalanı teşhir etmek, yalancıların ipliğini pazara çıkarmaktır.
Yalanı teşhir etme kaygısı taşıyanların, gerçeğin peşine düşenlerin işi, yalan üreticilerinden elbette daha zordur ama, gerçeğin safında yer almaktan dolayı da yöntem üstünlüğüne sahip olduklarında şüphe yoktur. Zaten uzun vadede gerçek yalana galebe çalar ki, bu eşyanın tabiati gereğidir. Birincisi, gerçeği tam olarak gizlemek hiçbir zaman mümkün değildir; ikincisi, gizlemek yok etmek değildir ve vakti geldiğinde gerçek bütün ihtişamıyla arz-ı endâm eder.

EMPERYALİST SAVAŞTA OSMANLI DA BİR TARAFTI
Daha önce başka yerde yazdığım gibi, resmi tarih üreticileri, olayların hikayesini Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 1919′dan başlatıyor. Sanki bir emperyalistler arası savaş yaşanmamış ve Osmanlı İmparatorluğu söz konusu savaşın tarafı değilmiş izlenimi yaratılıyor.
Velhasıl hikayenin başı sansür ediliyor. Yaratılan izlenim de kabaca şöyle: Ülke toprakları işgal ediliyor ve Milli Mücadeyle düşman defediliyor, bir ‘ulusal Kurtuluş Savaşı’ sonucu ülke kurtarılıyor… Osmanlı İmparatorluğunun Almanya-Avusturya safında, İngiliz, Fransız, Çarlık Rusyası’inin oluşturduğu İtilaf devleletlerine karşı emperyalist savaşa katıldığı tarih olan 1914 yılında imparatorluğun nüfûz alanındaki topraklar yaklaşık 5 milyon kilometre kare idi. Resmi tarih tarafından büyük bir başarı sayılan Lozan Barış Antlaşması imzalandığındaysa 770 bin kilometre kareydi. İmparatorluk topraklarının ve nüfûz alanlarının nerdeyse % 85′i kaybedilmişti.

T.C. OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN YENİ ADIYDI
Sahip olduğunun %85′ini kaybeden birinin %15′i koruduğu için aşırı övünç duyması tuhaf değil midir? Demek ki, soruyu nasıl sorduğunuza bağlı olarak cevap da değişiyor. Gerçekten ulaşılan sonuç abartılacak bir başarı mıydı ya da kimin başarısıydı? Aslında T.C., Osmanlı İmparatorluğunun emperyalizm tarafından budanarak kuşa çevrilen versiyonunun yeni adıydı. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğundan Cumhuriyete geçiş, resmi tarihçilerin hikaye ettiğinden farklı anlamlar taşımak durumundaydı.
Emperyalist güçlerin bir aracı olan, bu günün Birleşmiş Milletler Örgütü’ün ardılı Milletler Cemiyeti’nin [ Cemiyet- Akvâm] dayattığı ‘yeni dünya düzenine’ imparatorluğun merkezinin ve ondan koparılan kısımların uyumlandırılmasıydı.
Esas itibariyle birinci emperyalistler arası savaş [Harb-i Umumi], odağında Osmanlı İmparatorluğunun bulunduğu ünlü “Şark Sorununu” çözmeyi amaçlayan bir savaştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu savaşta bir taraf olarak yer alması, “çözümü kolaylaştırıcı” bir işlev görmüştü…

ABD SON ANDA SAVAŞA DAHİL OLDU
Osmanlı İmparatorluğunun TC’ye dönüşmesi de dahil, emperyalist savaş sonrası ‘Orta Doğu’ denilen bölgenin bu günkü biçimini alması daha savaş devam ederken Çarlık Rusyası’nın da onayını alan ‘Antant devletlerinin’ İtilaf Devletleri’nden ikisinin, [İngiltere ve Fransa'nın] imzaladıkları Skyes-Picot gizli anlaşmasıyla [veya mutabakıyla] belirlenmişti.
Fakat 1917 Ekim devrimi bu anlaşmayı bazı bakımlardan ‘tadil etme gereğini’ ortaya çıkarmıştı. Haritanın oluşmasında etkili bir üçüncü unsur da, son anda [Nisan 1917] ABD’nin savaşa dahil olmasıdır. Sözünü ettiğimiz bu üç unsurun diyalektiği, Ortadoğu coğrafyasını biçimlendirdi ki, resmi tarih olaylara yön veren bu üç unsuru ısrarla yok saymayı, değilse geçiştirmeyi yeğledi.

MİSAKI MİLLİYE YEMİNİ NE ZAMAN EDİLDİ?
Mustafa Kemal’in de gözden geçirip onayladığı anlaşılan, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından 1931 yılında yayınlanan Tarih IV’te, “Ferit Paşa’ya teklif olunan sulh şartları yalnız Osmanlı Devletini değil, Türk vatanını ve Türk Milletini de parçalamak mahiyetinde idi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, buna derhal mukabele etti ve 18 Haziran celsesinde “Misak-ı Milliye” yemin ederek Türk topraklarının parçalanmasına musaade etmeyeceğini cihana ilãn eyledi” deniyor. (1)
Aynı eserin sonuna konulan kronoloji cetvelindeyse, 18 Temmuz 1920′de Büyük Millet Meclisinin Misak-ı Milli için yemin edildiği yazılı…Belli ki, bir rakam yanlışı var, zira TBMM’nin 18 Haziran 1920 de Misak-Milli gündemli bir oturumu yok, doğru tarih 10 Temmuz 1920 olabilir ama o gün de Misak-ı Milli gündemde yok. Nitekim o günkü oturumda milletvekili yemini edildiği anlaşılıyor ve yemin şöyle:
Makam-ı Hilâfet ve Saltanatın ve Vatan ve milletin istiklâl ve istihlâsından [elde edilmesinden] başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi.”

HİLAFET VE SALTANATI KORUMA SÖZÜNÜ TUTMADILAR
Fakat, Misak-ı Milli’ye dair yazan ve konuşan herkes 18 Temmuz 1920 tarihini veriyor… Yeminde sözü edilen ‘vatan’ neresiydi, millet kimdi, milletvekilleri yeminlerinin başına koydukları Hilafet ve Saltanatı koruma sözünü neden tutmadılar? Neden yeminlerine ihanet ettiler?
Altı maddeden oluşan Misak- ı Milli’nin tüm maddelerinin ihlâl edilmesi, arkasında durulmaması nasıl açıklanabilir? Bu ve benzer soruları ortaya atmak ve tartışmak soruna açıklık getirmek bakımından önemlidir. Her ne kadar resmi tarih, Misak-ı Milli Beyannamesi‘ni kutsal bir metin mertebeseni çıkarmak için zorlansa da, aslında söz konusu olan gerçeklikten çok bir söylemdi.
İlerleyen sayfalarda Misak-ı Milli söyleminin izini sürerek, gerçekler karşısındaki konumunu tahlil etmeyi deneyeceğim. Fakat, Misak-ı Milli Beyannamesini yüceltenler sadece yerli resmi tarihçiler değil. Yerli resmi tarihçilerin imdanına yabancı meslektaşları da yetişiyor.
30 Ekim 1918 de Osmanlı İmparatorluğuyla İtilaf devletleri arasında Mondros ateşkes anlaşması imzalandı ama başta İngilizler olmak üzere İtilaf devletleri bu anlaşmaya uymadılar. 1 Kasım 1918’de Musul İngiliz generali Marhall tarafından işgal edildi. 23 Kasımda da Fransız generali Franchet d’Esperay İtilaf devletleri adına İstanbulu işgal etti. Yunanlılar 15 Mayısta İzmir’e çıktı, 25 Temmuz’da da Edirne’yi işgal ettiler. 16 Mart 1920′de de İstanbul İtilaf devletleri tarafından resmen işgal edildi ve böylesi bir ortamda 10 Ağustos 1920 de Sevre Antlaşması imzalandı. Mütareke koşullarında yapılan seçimler sonucu oluşan son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı 12 Ocak 1920′de toplandı ve 28 Ocak 1920 de Misak-ı Milli’yi kabul etti.

MİSAK-I MİLLİ BEYANNAMESİ FELAH-I VATAN GRUBUNUN ESERİ
Misak-ı Milli Beyannamesi esas itibariyle mecliste oluşan sayıları 70 [kimilerine göre 88] olan Felah-ı Vatan grubunun eseriydi ve Meclis-i Mebusan’da yeterli çoğunluğun sağlanamadığı bir gizli oturumda toplantıya katılanların oy birliğiyle kabul edilip, 17 Şubat 1920′de de ilan edilmişti. Aslında söz konusu beyanname Edirne mebusu Şeref Bey’in gayretleriyle Meclis gündemine taşınmış ve yaptığı ‘duygusal’ konuşma etkili olmuştu. Altı maddeden oluşan beyannamenin birinci maddesinde:
Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 günlü mütarekenin yapıldığı sırada düşman ordularının işgali altında kalan ve Arap çoğunluğunun oturduğu kısımların kaderi halklarının özgürce verecekleri oylara göre belirlenmek gerektiğinden, sözü edilen mütareke hattı dahilinde ve haricinde, dinen, ırken ve emelen bir olan ve birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları taşıyan, sosyal bakımdan uyum içinde bulunan Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu bölgelerin tümü fiilen ve hükmen ve hiçbir sebeple ayrılamaz bir bütündür” deniyor.

ARABİSTAN İÇİN HALK OYLAMASI YAPILMADI
Dikkat edilirse bu madde çelişkiler içeriyor, dolayısıyla iç tutarlılıktan yoksun. Birincisi, ateşkes anında düşman ordularının işgali altında kalan Arabistan için bir halk oylaması hiçbir zaman gündeme getirilmiyor.
Ateşkes anında Osmanlı İmparatorluğu sınırları dahilinde bulunan ve ateşkes ihlâl edilerek işgal edilen Musul Vilayeti Lozan Barış Antlaşmasıyla İngilizlere bırakılıyor. Metinde yer alan mütareke dahilinde ve haricinde ifadesi sınır sorununu bütünüyle belirsizleştiriyor. Böyle bir ifade söz konusu olduğunda, ülke sınırları belirsiz hale geliyor. Eğer bu ifade dikkate alınırsa ki, alınmak zorundadır, artık sınırların nereden geçtiği belirsizdir…
Aynı şekilde Lozan’da çizilen sınırlar beyannamede sözü edilen; “dinen, ırken ve emelen bir olan ve birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları taşıyan, sosyal bakımdan uyum içinde bulunan Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu bölgelerin tümü fiilen ve hükmen hiçbir sebeple ayrılamaz” deniyor ama sadece dinen ve emelen, ırken ve sosyal bakımdan uyum içinde olanlar değil, insanlar ailelere varıncaya kadar parçalanıyor. Güney sınırında bölge halkınnın yaşadığı bu trajik durum bu gün de devam ediyor. Bunun için Suriye sınırında dinî bayramlarda yaşananları hatırlamak yeter…

BATUM NASIL GÜRCİSTAN’A BIRAKILDI?
Beyannamenin ikinci maddesi; “Madde 2- Ahalisi ilk serbest kaldıkları zamanda aray-ı ammeleriyle [özgür iradeleriyle] anavatana ilhak etmiş olan elviye-i selase [Kars, Ardahan, Batum] için ledelicap [istenirse] arayı ammeye [halk oyuna] müracat edilmesini kabul ederiz” şeklinde.
Bu madde de ihlâl ediliyor. Halk oylaması söz konusu olmuyor ve Batum Gürcistan’a bırakılıyor.

BATI TRAKYA İÇİN HALK OYLAMASI NEDEN YAPILMADI?
Üçüncü madde Batı Trakyanın statüsüyle ilgili. Batı Trakya’nın geleceğinin Wilson Prensipleri [self- determinasyon] gereği halk oylaması sonucu belirleneceğine dair ve Batı Trakya konusunda da aynı elviye-i selase de olduğu gibi halk oylaması konusu savsaklanıyor ve bu maddeye rağmen Batı Trakya denilen bölge Yunanistan’a bırakılıyor.
Dördüncü Madde yukarda sözünü ettiğimiz Milletvekili yemininde de yer alan “Hilafet ve Saltanat makamının korunmasıyla ilgili:

HİLAFETİ KORUMA SÖZÜ VERİP TASFİYE ETTİLER
“Madde 4: Makarr-ı Hilafet-i İslamiye ve Payitaht-ı Salatan-ı Seniyye ve Merkez-i Hükümet-i Osmaniye olan İstanbul şehri ile Marmaran-a Denizi’nin emniyeti her türlü halelden masun olmadır…” şeklinde.
Hilafet ve Saltanat Makamı kurtarılmak bir yana, bizzat bu beyannameyi hazırlayanlar tarafından tasfiye ediliyor! O halde Hilafet ve Salatanatı kurtarma yemini edenlerin söz konusu makamı bizzat tasfiye etmelerinin sebeb- i hikmeti nedir?
Bu önemli soruyu birazdan tarışma konusu yapacağım ama burada şunu hemen söylemek gerekiyor: Böyle bir tasfiye başta İngilizler ve Fransızlar olmak üzere, emperyalist devletlerin istediği bir şeydi ve bu işi yapmak da Kuvayı Milliyeci kemalistlere düşmüştü…

LOZAN VE TC’NİN VAR OLUŞU
Beyannamenin beşinci maddesi azınlıklar hukukuna karşılıklılık esasları dahilinde uyulacağıyla ilgili. Altıncı ve son maddenin bu günkü dildeki ifadesi şöyle: Madde 6- “Ulusal ekonomik gelişmemize olanak sağlamak ve daha çağdaş düzenli bir yönetimle işlerimizi yürütebilmemiz için her devlet gibi bizim de tam bağımsızlığa ve özgürlüğe ihtiyacımız vardır. Bu, yaşam ve geleceğimizin temelidir. Bu yüzden siyasal, hukuki ve mali, vs. gelişmemize mani sınırlamalara karşıyız. Borçlarımızı ödeme biçimi de bu esaslara aykırı olmayacaktır.
Lozanda sadece sınırlar konusunda değil, mali ve ekonomik konularla igili de Misak-Milli’nin ruhuna ve lafzına aykırı çok önemli tavizler verildi. Misak-ı Milli o alanda da by-pas edilmişti. Resmi tarih’in sansür ettiği Lozan Barış anlaşmasının asıl adı Yakındoğu İşleri Hakkında Lozan Konferansı‘dır ve bilinen anlamda bir antlaşmadan çok, tam bir emperyalist dayatmadır. Lozan’da emperyalisler istedikleri her şeyi dikte ettirmişlerdi…
Eğer diplomatik dile ve ‘nezakete’ itibar edilmezse, konferansın adı” Ortadoğuyu bölüp parçalama konferansı da olabilirdi. İşte T.C. o parçalardan bir olarak varolmuştu.
Dolayısıyla, tüm alanlarda olduğu gibi iktisadi, mali, siyasi konularda da dayatmalar içeriyordu.

MİLLET KİM, VATAN NERESİ?
Millet kimdi, vatan neresiydi, hudutlar nasıl çizilmişti, “milli menfaat” denilen aslında kimin menfaatiydi?
Misak-ı milli‘deki milli kelimesi milletle ilgili, millete ait anlamındadır ama oradaki millet bu günkü ulus anlamında değildi. Misak da sözleşme anlamını içeriyor. Misak-ı Milli’den anlaşılan da millet sözleşmesi olabilir. Çoğulu milel olan milletin Osmanlı iktidar sisteminde ifade ettiği anlam bu günkünden farklı olarak, dine gönderme yapıyor ve “bir dine, bir inanca mensup olan topluluğu” ifade ediyordu. Osmanlı sisteminde bir topluluk eğer farklı dine mensupsa farklı bir millet sayılıyordu.
Müslüman milleti, Hristiyan milleti, Yahudi milleti gibi…Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde sadece bir dine mensip olanlar değil, değişik Hrıstiyan mezheplerine mensup topluluklar da millet sayılıyordu. Bu o kadar ileri götürüldü ki, bir mezhebin içindeki farklı etnik unsurlar da millet sayılıp o statüden yararlanır olmuşlardı. Bu aşamada bir parantez açarak, Osmanlı İmparatorluğunun varlığını koruyabilmek için ne tür çabalar içine girdiği ve millet kavramının nasıl bir gelişim seyri izlediğini hatırlatmak uygun düşüyor.

İLK DENEME ‘OSMANLI MİLLETİ’ ADINA…
Batı Avrupa’da ulusculuğun gelişmesi, zengin bir etnik- dinî, kültürel, sosyal çeşitliliğe sahip Osmanlı İmparatorluğunda yankılanmaması mümkün değildi. Doğu Avrupa ve Balkanlardaki uluslar birer birer impatarorluktan koparken, Osmanlı yönetici kliği bu süreci durdurmak, imparatorluğun bütünlüğünü korumak için genel iradeye dayalı, farklı dinî ve etnik unsurlara eşit haklar ve yasal statü tanıyan bir Osmanlı Milleti yaratmayı denedi. Bu günün moda deyimi ‘anayasal vatandaşlığa’ dayalı bir birlik amaçlanıyordu.
Tanzimat dönemi sonrası, özellikle de Âlî ve Fuat Paşalar zamanında gündeme getirilen bu proje başarılı olamadı, imparatorluktan kopuşlar devam etti.
Mithat Paşa’nın düşüşünden sonra, hiç değilse Müslüman unsurları bir arada tutmayı amaçlayan bir Tevhid’i İslam [islam birliği] projesi gündeme getirildi ama tarihsel koşullar bu tür bir projenin de gerçekleşmesi için uygun değildi.

İTTİHATÇILARIN TÜRK İMPARATORLUĞU PROJESİ
1908 Jön Türk [İttihatçı] darbesinden sonra, ırka dayalı, panturan bir milliyetçilikle Batı’dan kovulmayı ‘Türk ırkının’ yaşadığı doğuya doğru genişleyerek ödünleme hezeyanlarına kapılmışlardı. Aslında İttihatçıların, özellikle de onların etkin kanadının [Enver, Talat, Cemal Paşalar] emperyalist savaşa katılma isteği biraz da bununla ilgiliydi. Bu ‘Türk ırkının’ yaşadığı bölgeleri kapsayan bir Türk imparatorluğu kurma projesiydi. Sözünü ettiğimiz bu üç arayış başarısız oldu ve emperyalist savaşın sonunda imparatorluk çöktü…

İLK BAŞTA TÜRK MİLLETİ DİNİ BİR İÇERİĞE SAHİPTİ
Kavram kargaşası ve arayışlar milli mücadele ve sonrasında da devam etti. Milli Mücadele dönemi olan 1919-1922 aralığında Millet ve Türk Milleti kavramı hâlâ dinî bir içeriğe sahipti, etnik bir nitelik taşımıyordu. Gerek bizzat Mustafa Kemal tarafından, gerekse Büyük Millet Meclisi üyeleri tarafından kullanılan dil tartışmasız dinî içeriğe sahipti. Nitekim Milli Mücadele boyunca söz konusu mücadelenin öznesi sayılan millet sözcüğünden anlaşılan, Anadolu ve Rumeli’nin Müslüman ahalisinden başkası değildi. Misak-ı Milli Beyannamesinde ” Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksam” denilen de odur.

MİSAK-I MİLLİ’DE TÜRKLÜKTEN SÖZ EDİLMİYOR
Dikkat edilirse beyannamenin hiçbir yerinde Türk’ten Türklük’ten ve Türk Milletinden söz edilmiyor. Bu durum dönemin başka metinlerinde de öyledir. Mesela Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti nizamnamesinde “bilcümle anasır-ı islamiye” ibaresi yer alıyor ve Türk ve Türklüğe gönderme yapılmıyor. Nizamnamede ” bilumum islam vatandaşlar cemiyetin aza- ı tabiiyesindedir” deniyor.
Dönemin tüm metinlerinde ve konuşmalarda Araplar hariç tutularak İslam milletinden söz ediliyor. Eğer etnik/kültürel kimlik değil de, dine gönderme yapan bir millet söz konusuysa, müslüman Arapların neden bunun dışında tutulduğu sorusu ister istemez akla gelir. Aslında bunun Batılı söyleme uyumun bir gereği olduğu söylenebilir ki, bu da Milli Mücadelenin tarihsel anlamına dair esaslı sorunları tartışmayı gerektirecektir.
Bilindiği gibi, Batılılar Osmanlı yönetimi altındaki Anadolu ve Rumeli’ye çoktan beri Türkiye adını vermişlerdi ve doğal olarak o bölgede yaşayan halka da etnik fark gözetmeksizin Türk diyorlardı.
Mustafa Kemal de 1 Mayıs 1920′de BMM deki konuşmasında, “(Büyük Millet Meclisi’ni) teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı islamiyedir, samimi bir mecmuadır” (2)diyordu. Bir başka vesileyle de Mustafa Kemal benzer şeyler söylüyor, Anasır-ı islamiyeden ne anlaşılması gerektiğine açıklık getirmek istiyordu:
“Bu hudud- u milli dahilinde tasavvur edilmesin ki, anasır-ı islamiyeden yalnız bir cins millet vardır. Çerkes vardır ve anasır-ı saire-i islamiye vardır. İşte bu hudut, memzuç bir halde yaşayan bütün maksatlarını, bütün manasıyla tevhit etmiş olan kardeş milletlerin hudud-u millisidir. (Hepsi islamdır, kardeştir sesleri). (3) Karesi mebusu Abdülaziz Efendi de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ndaki bir konuşmasında [19 Şubat 1920] şunları söylüyor: ” [Türkten] maksat Türk, Kürt, Çerkes, Laz gibi anasır-ı muhtelife-i islamiyedir. Bu böylemidir? (Hay hay, öyledir sadaları, alkışlar]. Eğer Türk kelimesinin manası bu değilse, rica ederim, burada nutuk iradedildikçe Türk tabiri yerine anasır-ı islamiye densin.”

MÜBADELEDEKİ KRİTER ETNİK DEĞİL, DİNİDİR
Lozan Konferansı gereği yapılan nüfus mübadelesi de yukardaki yaklaşımın devam ettiğini gösteriyor. Nüfus mübadelesindeki kriter etnik-kültürel değil dinîdir. Bu konuda Sevan Nişanyan şunları yazıyor:
“Türkçe konuşan, Grek hafleriyle yazan ve kiliselerinde Türkçe dua eden Karamanlılar ve Pontus Ortodoksları, ısrarlı protestolarına rağmen ‘Rum’ sayılarak sınır dışı edilmişler, buna karşılık ırk ve anadil unsuru göz önüne alınmaksızın Girit ve Rumeli’nin Müslüman halkı ‘Türk’ sayılarak muhacerete kabul edilmişlerdir. Cumhuriyet döneminde anadili Rumca olan Müslüman Of’lular, cumhurbaşkanlığı (Cevdet Sunay), bakanlık (Adnan Kahveci) , cunta üyeliği (Alb. Ahmet Kahraman) ve diyanet ileri başkanlığı (Dr. Mustafa Yazıcıoğlu) makamlara yükseleceklerdir. Buna karşılık anadili Türkçe olan hıristiyanların aynı mevkilere gelebileceklerini düşünmek, muhayyile sınırlarını zorlar” – . (4-5)
İlerleyen dönemde, özellikle ırk esasına dayalı millet anlayışının (ırkçı milliyetçiliğin) abartıldığı 1930′lu yıllar ve sonrasında retorik değişse de bu anlayışın varlığını koruduğu görülüyor.

ATEŞKES ANLAŞMASI TESLİMİYETİN İFADESİ
Misak- ı Milli Beyannamesi’nde ülkenin sınırları konusunda ateşkes anlaşması [Mondros Mütarekesi] sırasındaki durumun kabulü, sınırlar ve vatan kavramıyla ilgili soruları akla getiriyor. Aslında bu tür bir yaklaşım teslimiyetin ifadesidir. Eğer ateşkes anındaki durum farklı olsaydı, mesela Ankara işgal edilmiş olsaydı o zaman vatan topraklarınını sınırı da farklı olurdu. Bunun tersi de pekala mümkündü. Düşman orduları 30 Ekim 1918′deki hattın gerisinde durdurulmuş olsaydı, ülke sınırları, dolayısıyla Misak-ı Milli’ye dahil edilecek topraklar daha geniş olurdu.
Eğer bir ülkenin toprakları işgal edilmişse bu haksız bir durumdur ve düzeltimesi gerekir. Kuvayı Milliyeciler öyle bir talepte bulunmayı asla akıllarından geçirmiyorlar. O kadar ki, emperyalist işgalcilerin Mondros Mütarekesine rağmen işgale devam etmesini bile sorun etmiyorlar…

ERMENİ VE RUMLARIN MALLARINA EL KOYDULAR
Misak-ı Milli Beyannamesinin altı maddesinin de ihlâl edildiğine bakılırsa, Kuvayı Milliyeciler her koşulda emperyalist itilaf devletleriyle uzlaşmaya, onların tüm isteklerini kabule hazırdılar ama bir şartla: Kutsal devletleri korunacaktı. Onlar için hududun şuradan veya buradan geçmesi önemli değildi. Zaten millet‘ten anladıkları da devletti. Devleti kurtarmak milleti ve vatanı kurtarmakla özdeşti. Osmanlı yönetici bürokrasisinin ve katledilen ve/veya sürgün edilen Ermenilerin ve Rumların mallarına el koymuş Müslüman-Türk tüccar sınıfının çıkarı milli çıkar sayılmıştı.
O halde Lozan Konferansında son derece mütevazı Misak-ı Milli şartlarının dahi budanması nasıl açıklanabilir? Osmanlı İmparatorluğunun yaklaşık son yüzyılı, Avrupalı emperyalistlerden birine vaya diğerine yaslanıp, aralarındaki çelişkilerden yararlanarak ayakta kalma “ilkesine” dayanıyordu.
Dönemin hegemonik emperyalist gücü olan İngiltere ve ikinci derecede emperyalist-sömürgeci bir güç olan Fransa, imparatorluğu doğrudan sömürge statüsüne indirgemek yerine – ki, bu diğer emperyalist güçlerle sorun yaratmak demekti- onu yarı-sömürge statüsünde muhafaza etmeyi yeğlediler.
Bütün bu zaman zarfında Osmanlı yönetici elitinde emperyalist bir güce -tercihan Büyük Britanya’ya- dayanmadan varolamıyacaklarına dair bir “bilinç” oluştu. Fakat İngiltere 19. Yüzyılın sonuna doğru [1895] yukardaki yaklaşımdan uzaklaştı. Mondros Mütarekesi sonrası dönemde tüm kesimlere hakim olan bilinç emperyalistlerin insafına sığınmak şeklindeydi.. İtilaf devletlerini incitecek, gücendirecek hiçbir söz söylememeye, hiçbir eylemde bunumamaya büyük özen gösterme leri bu yüzdendir. Hepsinin kafasında az-çok su soru vardı:
Acaba başta ingiltere olmak üzere düvel- muazzama bize neyi münasip görüyordu…

SİVAS KONGRESİ’NDE MANDA TARTIŞMASI TESADÜF DEĞİLDİ
Anlamaya çalıştıkları o idi. Sivas Kongresi’nin manda tartışmalarıyla geçmesi bir tesadüf değildi. Kongreye katılan delegelerin sorunu, hangi devletin mandasına girmek ehven-i şerdir, ya da acaba bizi hangisi kabul eder sorularının tartışmasıyla geçmişti. Bir Amerikan mandasının ehven-i şer olduğu düşüncesi ağır basıyordu ama Amerika Birleşik Devletleri Anadolu’da bir manda rolü üstlenmeye yanaşmamıştı.
Dönemin belgeleri, konuşmalar, emperyalistlerle temaslar süresince takınılan tavır, ‘Barış Konferanslarındaki’ Osmanlı delegasyonunun tavrı ve benimsenen üslûp, söylediğimizi doğrular neteliktedir.
Durum böyle olduğu halde resmi tarih çok farklı bir söylem geliştirdi ki, bunların başında yedi düveli yenme safsatası geliyor. Fakat hepsi bu kadar da değil… Lozan, savaş meydanlarında kazanılan zaferin diplomatik alandaki taçlandırılması olarak sunuldu, hâlâ da sunulmaya devam ediyor.

LOZAN: BİR ANTİEMPERYALİZM MASALI NASIL YAZILDI
Oysa Lozanla ilgili gerçek tam da Tolga Ersoy’un kitabının başlığına uygun düşüyordu: “Lozan: Bir Antiemperyalizm masalı Nasıl Yazıldı?“. (6)
Yedi düvel yenilmedi ama Lozan’da yedi düvelin her istediğine razı oldular. Oysa, mütareke’den sonra İtilaf devletlerine tek kurşun atılmadı. Bir tek Yunanlılarla savaşıldı ki, emperyalist güçler Yunanlılara desteği kesip 1920′den sonra Kuvayı Milliyecilerle uzlaşma tercihi yaptıkları andan itibaren Yunan ordusunun Anadolu’da tutunması imkânsızdı.
Kaldı ki, Yunanlılarla savaş resmi tarihin ısrarla abarttığının aksine sınırlı bir savaştı. 15 Ekim 1921′de imzalanan Türk-Fransız İtilafnamesi emperyalistlerle uzlaşmanın başlangıcıydı ve söz konusu İtilafname Misak-ı Milli’nin açık ihlâli anlamına geliyordu…

MİSAK-I MİLLİYE VE YEMİNİ HATIRLATMANIN BEDELİ
“Yakındoğu İşleri Hakkında Lozan Konferansı” sadece Türkiye ile İtilaf devletleri arasındaki sorunları emperyalizmin tek yanlı çıkarına olarak çözen bir antlaşma değil, Ortadoğuyu biçimlendiren, bölgedeki emperyalist çıkarları güvence altına alan bir düzenlemeydi. Söz konusu antlaşma zaten son derecede mütevazi şartlar içeren Misak-ı Milli’nin de gerisindeydi.
Türkiye Lozan’da fiilen olmasa da hukuken hålâ Osmanlı İmparatorluğuna ait olan Suriye, Irak, Lübnan, Filistin’in manda yönetimlerine bırakılmasını kabul etti. Aynı şekilde Mısır, Sudan ve Libya üzerindeki tüm haklarından vazgeçti.
Limni, Semandirek, Midilli, Sakız, Sisam, adaları dahil 12 ada Yunanistan ve İtalya’nın hükümranlığına bırakıldı. İskenderun sancağı Suriye sınırları dahil edilerek, geçici nitelikteki Türk-Fransız İtilafnamesi onaylandı. Batı Trakya Yunanistan’a, Musul İngilizlere bırakıldı.
Sonuç itibariyle söz konusu antlaşmayla, Batı Trakya, Ege adaları, Musul, İskenderun sancağı [bugünkü Hatay vilayeti] , Batum [Gürcistan sınırlarına dahil edildi] Misak-ı Milli’ hilafına “çözüldü”…

TÜRK DONANMASI BOĞAZLARA GİREMEDİ
Türk donanmasının Çanakkale ve İstanbul boğazını girişi yasaklandı (ve bu durum 22 Temmuz 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi, imzalananıncaya kadar devam edecekti), Osmanlı borçları kabul edildi ve 1951 yılına kadar da ödendi,
“…beş sene müddetle- Türkiye’de adli idare ıslah edilene kadar- hukukçulardan müteşekkil bir müşavirler heyetinin” Türkiye’de görev yapması kabul edildi ki, bu durum Türkiye’de 1920′li yıllarda yapılan “hukuk inkilabının’ gerisinde kim olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye hukuk sistemini emperyalizmin ihtiyaçlarıyla uyumlandırma sözü verdiğinde kapitülasyonların kaldırılması artık sorun olmaktan çıkmıştı.
Kaldı ki, İttihatçılar kapitülasyonları tek taraflı olarak daha önce kaldırmışlardı. Zaten Kapitülasyonlar da emperyalizm için anlamını çoktan yetirmişti, zira, Türkiye burjuva hukukunu kabul edeceği sözünü verdiği koşullarda, hukukî kapitülasyonların kaldırılması emperyalizm için sorun teşkil etmiyordu. Nihayet, Lozanda gümrüklerin beş yıl süreyle eski düzeyinde korunacağı taahhüt edildi.

İZMİR İKTİSAT KONGRESİ’NDE VERİLEN MESAJ
Birinci Lozan görüşmeleri kesildiği koşullarda, alel acele toplanan İzmir İktisat Kongresi’yle, emperyalist kampta kalınacağı, emperyalizmin ekonomik-ticari-finansal çıkarlarına zarar verilmeyeceği imâ edildi…
İşte resmi tarihin eşine az rastlanır bir diplomatik zafer saydığı, her yılın 24 Temmuz’unda resmen kutlanan, ‘ateşli nutuklar atılan’ şu ünlü Lozan antlaşması böyle bir şeydi…Bu durum,yenilginin, teslimiyetin nasıl bir zafer olarak sunulabildiğinin ve buna insanların nasıl inandırıldığının ibret verici bir örneğidir.
Misak-ı Milli diye yola çıktığını ilân eden, her vesileyle Misak-ı Milli’den söz eden BMM üyelerinin bu kadarını kabullenmesi elbette kolay değildi. Lozan Konferansı’na gönderilen İsmet Paşa başkanlığındaki Türk delegasyonu, başta İngiliz heyet başkanı Lord Curzon olmak üzere, emperyalist delegasyonların dayatmaları karşısında bir varlık gösteremedi.
BMM’nin heyete verdiği, sınırlar, Adalar, Batı Trakya, Boğazlar, azınlıklar, kapitülasyonlar ve borçlarla ilgili, vb. talimatla, emperyalist cephenin talepleri arasında bir “uyum” ve “uzlaşma” mümkün olmadı. Bunun üzerine görüşmeler kesildi (4 Şubat 1923).
Mustafa Kemal 23 Nisan 1920′de kendini BMM başkanı seçtirmeyi başardığı tarihten itibaren, sahsi iktidarını güçlendirmek için sürekli mücadele etti. Tüm çabalarına rağmen BMM üzerinde tam hakimiyet kurmayı başaramadı. Daha Lozan’a gönderilecek heyetin seçiminde sorunlar çıksa da Mustafa Kemal, İsmet İnönü başkanlığında bir heyeti Meclise kabul ettirdi.

ALİ ŞÜKRÜ BEY GÖZDAĞI İÇİN ÖLDÜRÜLDÜ
Birinci tur Lozan görüşmelerinde dayatılan koşulları mevcut meclis kompozisyonunun kabul etmesi mümkün görünmüyordu. Lozan’da verilen tavizlere en şiddetli eleştirileri yönelten şahsiyetlerden biri olan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey hunharca katledildi. Bununla BMM üyelerine gözdağı veriliyordu… Böylece itiraz edenlere bir mesaj verildi ama Mustafa Kemal bu kadarıyla yetinmeyerek, meclisi feshetti ve birkaç kişi dışında muhaliflerin yeniden seçilmesi engellendi.
Misak- ı Milli Mustafa Kemal ve dar ekibi için artık bir ayakbağı haline gelmişti. İsmet Paşa delegasyonuna ve Rauf Bey Hükümetine sert eleştiriler yönelten İzmit milletvekili Sırrı Bey’in Misak-ı Milli Beyannamesini bizzat kaleme alanlardan biri olduğunu hatırlatması üzerine Mustafa Kemal, “Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belalar koydunuz” (7) dediği biliniyor.
Lozan ‘barış görüşmeleri’ üzerinde Meclis’te sert tartışmalar sürerken, söz alan Mustafa Kemal, “Misak-ı Milli’nin ne olduğunu önce anlamalı, ondan[sonra] mütecavizlerin kimler olduğunu ortaya koymalı. Misak-ı Milli hiçbir zaman şu hat şu hat diye hiçbir zaman hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve Heyet-i Celile’nin iabet- hazarıdır” demişti.

MİSAK-I MİLLİ’DE AÇIKÇA BELİRLENMİŞ SINIRLAR YOK
Mustafa Kemal eleştirileri püskürtmek için hep sınırların belirsizliği argümanını kullanmayı yeğledi. Gerçekten de Misak-ı Milli’de açıkça belirlenmiş sınırlardan söz edilmiyordu.
Beyannamenin birinci maddesindeki “mütareke hattı haricinde ve dahilinde” ibaresi bu tür manipülasyonları kolaylaştırıyordu.
Gerçekten de mesele sınır meselesi değil, “milletin menfaatiydi” milletten kastedilen de devletti, orada söz konusu olan kutsal devletin sahipleriinin menfaatiydi… Misak-ı Milli’ye dahil olan Musul savaşsız, çatışmasız İngilizlere bırakılmıştı ama hâlâ “Kerkük Türktür, Türk kalacak” türü nutuklar atılıyor. Misak-ı Milli’ye dahil olmayan Kıbrıs için ‘barış harekâtı’ düzenlenip adanın kuzeyi işgal ediliyor…

KÜRTLER MİSAK-I MİLLİ’NİN NERESİNDE DURUYORDU?
Bilindiği gibi, Misak-ı Milli Beyannamesi’nde Kürt adı geçmiyor. Birinci maddede “din ortaklığından”, “Osmanlı İslam ekseriyetinden”, “ayrılık kabul etmez bir bütün”den söz ediliyor. Milli Mücadele boyunca, “Türklerin ve Kürtlerin Misak-ı Millisi”nden, self determinasyon’a, muhtariyete, mahalli idare kurma hakkına varıncaya kadar bir dizi vaadde bulunulsa, Kürtlerin farklı bir etnik kökene sahip oldukları çekingen bir tarzda da olsa da ifade edilse de, o dönemde geçerli ‘millet’ anlayışından ötürü, Kürtlerin Türk Milletinden sayıldığı izlenimi ortaya çıkıyor.
Fakat gerek beyannamenin birinci maddesi, gerekse de Mustafa Kemal’in 18 Aralık 1919 tarihli demeci, daha işin başında çelişkiyi ortaya koyuyor. Nitekim, Mustafa Kemal söz konusu demecinde şunları söylüyordu:” [...]devlet için milli yeni bir hudut kabul ettik [...] Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırıyla meskun aksamı vatanımızı tahdit eder”. (8)
Kürt yurdu olan Musul Vilayeti 2 Kasım 1918’den itibaren İngilizlerin işgali altında olduğuna göre, Kürdistan’ın bölünüp-parçalanmasına razı olunduğu, bu durumun sorun edilmediği anlalışıyor…
Mustafa Kemal 24 Nisan 1920’deki demecindeyse, “(Erzurum Kongresinde) vatan hududu dahilinde yaşayan anasır-ı İslamiyenin her birinin kendine mahsus olan muhitine, âdatına, ırkına mahsus olan imtiyazatı bütün samimiyetle ve mukabilen kabul ve tasdik edilmiştir” (9) diyor.
Açıkça ifade edilmese de Kürtlerin self-determinasyon hakkına sahip oldukları imâ edildiyor. Fakat Amasya Protokollerinde daha net ifadeler kullanıldığı görülüyor. Bir taraftan bu tür beyanatlar verilirken, diğer yandan da Türk, Kürt, Çerkes, vb. birliğine ve bunların bölünmezliğine yapılan vurgunun dozu artıyor. Develetin durumu netleştikçe, başta Mustafa Kemal olmak üzere, yönetici kliğin duruma hakimiyeti pekiştikçe, emperyalistlerle anlaşma yolunda mesafe kaydedildikçe, uslubun da değiştiği görülüyor. Bu sorunla ilgili yapılan tüm konuşmalar mutlaka birliğe-bölünmezliğe yapılan bir vurguyla bitiyor.

HEDEF KÜRTLERİ DE TÜRKLEŞTİRMEK…
Meclisin ve hükümetin hem Kürtlerin, hem de Türklerin meclisi ve hükümeti olduğu, Lozan Konferansı’na giden heyetin Türkleri ve Kürtleri temsil ettiği, Misak-ı Milli’nin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Misak-ı Milli’si olduğu ifade ediliyor.
Eğer söylemin lafzından ziyade ruhu dikkate alınırsa, asıl niyetin Kürtleri Türkleştirmek olduğunu söylemek mümkündür. Adadolu’da Türk ırkına dayalı bir devlet-ulus kurmak isteyenler, ülkeyi Rum ve Ermenilerden temizleyerek zaten bu yolda büyük bir mesafe kaydetmişlerdi. Geriye Kürtleri Türkleştirmek, değilse hizaya getirmek kalıyordu. TC elbette Kürtlerle birarada yaşamak isitiyordu ama bir şartla: Kürtler hiçbir hak talebinde bulunmadıkları sürece…
TC iktidarının bu tür bir politika uygulayabilmesi, bizzat Kürtler tarafından da kolaylaştırılmıştı. Nitekim herbiri ayrı bir ‘devletçik’ halindeki Kürt aşıret şefleri arasındaki bölünmüşlük ve rekabet, onların gelecekleriyle ilgili ortak tavır almasını, ortak bir politik proğram izlemesini olanaksız hale getirmişti.
Bir bölüğü açıkça Kuvayı Milliyecilerle ortak hareket ederken, bir bölüğü de silahlı mücadele yürütüyordu, bir başka kesim iki taraf arasında ‘kararsızdı’, vb. Zaten Kürt aşiret reisleriyle Kuvayı Milliyeciler arasındaki “muğlak mutabakat” Hilafet Makamı’nın tasfiyesinden sonra problemli hale gelmişti.
Resmi söylem, sorunun Lozan Konferansı’nda çözüldüğünü, Kürtler Lozan’da temsil edilerek Self- determinasyon hakkını kullandıklarını, artık söyleyecek sözlerinin olmadığını ileri sürerek, sorunu kapatmaya çalışıyor.

KÜRTLER LOZAN’DA TEMSİL EDİLDİ Mİ?
Gerçekten Lozanda Kürtler temsil edilmiş miydi? Edilmişse ne kadarını kim temsil etmişti? Bu soruların burada cevaplanması için yerimiz yok ama şu kadarını söyleyebiliriz: Kürdistan’ın güneyi [Musul Vilayeti] ingiliz işgali altında olduğuna göre, Lozan’a o bölgeden temsilcilerin katılması zaten mümkün değildi. Üstelik Kürtler İngilizlerle savaşmaktaydı. Daha baştan İngilizlerle anlaşarak Kürt yurdunun parçalanmasına onay verenlerin bu gün hâlâ Kürtlerin self-determinasyon hakkını kullandığını söylemesi ne anlama geliyor?
Resmi tarih imalatçılarının zorlamaları ve imal ettikleri safsatalar bir yana bırakılırsa, TC’nin sınırları ‘yedi düvele’ karşı ‘ulusal bir kurtuluş savaşı’ veren Kuvayı Milliyeciler tarafından değil, emperyalistler tarafından ve onların tekyanlı çıkarlarını gerçekleştirecek biçimde çizilmişti.

EMPERYALİSTLER ERMENİSTAN’IN KÜÇÜLMESİNİ İSTEDİ
Daha önce başka yerde (10)yazdığım gibi, Sovyet Devrimi ve iç savaşta Bolşeviklerin zaferi, emperyalist hesapları alt-üst etmişti. Bolşeviklerin zaferi ve devrimin yayılma potansiyeli karşısında başta İngiltere olmak üzere emperyalist güçler, Sevre Antlaşması’nda tâdilat yapmak zorunda kaldılar.
Orhan Dilber’in ifade ettiği gibi, “Zaten asıl büyük değişiklik Türkiye’nin Misak-ı Milliye göre genişlemesi biçiminde değildir. Nitekim yukarda gösterildiği gibi, bu bakımdan bir daralma söz konusudur. Bu nedenle söz konusu değişikliği Kuvayı Milliye’nin Misak-ı Milli aşkıyla daha büyük topraklar fethetmesi biçiminde yorumlamak yerine, emperyalistlerin Büyük Ermenistan ve bir özerk Kürdistan’dan vazgeçmesi biçiminde yorumlamak gerekir.Türkiye’nin sınırlarının bir tek bu çerçevede genişlemiş olması ve başka cephelerde bilakis geri çekilmiş olması da bu yorumu açıkça doğrulamaktadır. Bu bakımdan emperyalistler Ermenistan’ın küçültülmesini tercih etmiş ve Batı Ermenilerini de buna razı etmişlerdir. Kürtlerin kuzeyde kalan kesimini de 7 düvele karşı savaş havasındaki azgın Kuvayı Milliyecilerin önünde yalnız bırakmışlardı.” (11)

TÜRKİYE’NİN SINIRLARINI BELİRLEYEN FAKTÖRLER
Dolayısıyla, Türkiye’nin sınırlarını belirleyen başlıca faktörler: Bolşeviklerin Çarlık döneminde işgal ettiği topraklardan çekilmesi, ABD’nin de Sevre’den doğan haklarından vazgeçmesi ve Sovyet devriminin emperyalist dünyada yarattığı korkudur. İşte TC’nin ve Ortadoğu’nun savaş sonrasında aldığı biçim bu üç faktör tarafından belirlenmişti. Artık o aşamada sorun, sınırların şuradan veya buradan geçmesi değil, emperyalist çıkarları tehdit eden komünist yayılmayı engellemekti ve T.C. bir tampon bölge olarak bu işlevi yerine getirecekti…

Dipnotlar
1- Tarih IV, Türkiye Cumhriyeti 1931, s. 64. İstanbul Devlet Matbaası,
2 – Bkz: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, III, TTK yayını, s. 73.
3 – 23.4. 1920’de BMM açış konuşması.
4 – “Kemalist Düşüncede “Türk Milleti” Kavramı”, Türkiye Günlüğü, Mart-Nisan 1995 ss: 127-141.
5 – Yazar, isimleri sayfa altındaki notta veriyor, ana metne tarafımdan eklenmiştir.
6 – Bkz: Sorun Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2004.
7 – Bkz: TBMMGCZ,III, s. 1319.
8 – Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 12.
9 – Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I, 2.baskı, s.30.
10 – Paradigmanın İflası, Özgür Üniversitie Kitaplığı.
11 – Bkz: “Bir Emperyalist Saldırı Projesi [BOP]Orhan Dilberle Söyleşi”, in Ozguruniversite.org Güncel Yazılar, 7 Nisan 2006.

KAYNAK: http://www.ozguruniversite.org/index.php/fikret-bakaya/guenluek/471-misak–milli–bir-efsaneyi-sorgulamak